B(LOG):
Bilkent’te 30 Yıldan İzlenimler
7
AİLE KURUMU BİR OKSİMORON MU?
Aile geniş bir kavram, açıklaması ve anlaşılması kolay gibi görünüyor, ama bu yanıltıcı bir görünüş. En temel tanımıyla başlayalım:
‘Aile en basit tanımıyla; evlilik ve kan bağına dayanan, karı-koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum içindeki en küçük birliktir. Aile bir toplumun temel toplumsal kurumlarından biridir. Toplumu ayakta tutan temel öğelerdendir. İnsan türünü üretmek ve sürdürmek gereksiniminden doğmuştur.
Aile biyolojik ilişkiler sonucu insan türünün sürekliliğini sağlayan toplumsallaşma sürecinin ilk ortaya çıktığı karşılıklı ilişkilerin belirli kurallara bağlandığı, o güne dek toplumda oluşturulmuş maddi ve manevi zenginlikleri kuşaktan kuşağa aktaran biyolojik, psikolojik, ekonomik, toplumsal, hukuksal yönleri bulunan toplumsal bir birimdir’ (http://psikiyatriksosyalhizmet.com/aile-kavrami-ve-tanimi).
Evliliğin toplumsal bir sözleşme olması gibi, çocuk yetiştirme kuralları ve eğitimi de, toplumsal normlar içinde oluşur ve toplumdan topluma farklılık göstermekle birlikte, evrensel olarak kabul görmüş boyutları vardır. Her ebeveyn, çocuğuna güvenli ve sağlıklı bir çevre sağlamakla kalmayıp onu iyi yetiştirmek, doğru değerler ve iyi bir eğitim kazandırmak ister. Bir çocuğun temel gereksinimleri konusunda anlaşmak çok zor olmayabilir; en azından konunun uzmanları, somut öneriler ortaya koymaktalar, ancak özellikle yetiştirme ve eğitim söz konusu olduğunda iyi ve doğrunun tanımı oldukça göreceli ve dışşal koşullardan fazlasıyla etkilendiğini söylemek de mümkün. Bunun dönemsel boyutları da var, öyle ki bir kuşak tarafından doğru sayılan yöntemler, bir başka kuşağa yanlış gelebilir. Sosyal bilimci ve analitik psikolog Hollis’in (2020, s. 148) sözleriyle ifade edecek olursak, ‘tarihsel çerçevede aile bir kurum olarak hayatta kalmak, çocukların korunması ve kültürel değerlerin aktarılması için bir gereklilikken şu anda aile fikrini naif bir yaklaşımla tamamen kutsal saymam pek mümkün değil, zira ailenin aynı zamanda bir tahakküm aracı, bir kısıtlama ve yaptırım yöntemi ve kişisel gelişime ket vuran bir yapı olabileceğine de şahit oldum’.
Çocuklar nasıl yetişkin olacak?
Kurumsal eğitimin toplumsal normlardan bağımsız olması düşünülemez, tam da bu nedenle az sayıda da olsa çocuğunu, bu sistemin dışında tutan ve evde eğitim veren ebeveynlere rastlanıyor. Burada değinmek istediğim hangi tavrın doğru olduğundan çok, değişik tutumların söz konusu olabileceğini vurgulamak. Sonuçta, belli bir yaşa gelinceye kadar – yetişkinlik yaşı da, toplumdan topluma değişkenlik gösterebiliyor; bizdeki yasal yaş 18 – çocuklar ebeveyn denetiminde olmak ve kendileriyle ilgili kararları onlara danışarak almak durumunda. Buradaki denge, aile değerlerine bağlı olarak çocuğa hiç danışılmaması ile çocuğun her istediğinin, onun istediği biçimde ve zamanda yapılması arasında bir aralıkta kuruluyor. Son yıllarda da, dengenin çocuklar lehine bozulduğu, hatta bu konuda aşırıya kaçıldığı yolunda gözlemler ve şikayetler arttı, hem bizde, hem de dünyanın birçok ülkesinde. Özellikle de, 18 yaşına gelen çocukları aile evinden taşınmaya teşvik etmesiyle ünlü ABD’de ve bazı Avrupa ülkelerinde ebeveynlerin bu konudaki şikayetlerini sıkça okumaya başladık. Herhalde, bizdeki ‘etrafında pervane olmak’ kavramına denk düşen ‘helicopter parenting’ kavramı da bu durumu anlatıyor, nereye giderlerse gitsinler çocuklarının peşinden giden ve büyük-küçük tüm sorunlarını çözen ebeveyn davranışına verilen isim bu. Etkileri de yaygın olarak tartışılıyor (Young, 2107). Bizim toplumumuz, ‘etrafında pervane olmak’ konusunda uç örnekler arasında yer alıyor. Bu türden örnekleri Finlandiya ile karşılaştıran Partanen (2016), sorunun kaynağının sistemde yattığını öne sürerek, bu davranışla ebeveynlerin çocuklarını hayatın zorlukları karşısında donanımsız bıraktığını öne sürüyor.
Görev yaptığım GSTM (Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık) Fakültesi’nde pafta, maket, çizim malzemesi gibi taşınacak çok eşya olur, artık bilgisayarlar da taşınıyor. Çocukları yorulmasın diye bunları taşıyan velileri görünce, onları değil ama tanıdığım öğrencileri uyardım, bazıları anlamış göründü. Ancak, bir kez stüdyoda çalışan öğrencilerin yanında kocaman insanları görünce kim olduklarını ve ne yaptıklarını sordum ve çocuklarının maket yapmasına yardım eden veliler olduğunu öğrendim. Yaptıklarının doğru olmadığını ve orada olmamaları gerektiğini söylediğimde şaşıranlar oldu, itiraz etmediler ama yaptıklarını uygunsuz bulmadıkları belliydi. Çocuklarına da öyle öğretmişler ki, onlar gidince ödevin niteliği ne olursa olsun başkasına yaptırmanın kurallara aykırı olduğunu söylediğimde onlar da şaşırdılar, onlara göre yardım aldıkları işin önemsiz bir parçasıydı çünkü bu şekilde diğer işleri için zaman kazanıyorlarmış. Edinecekleri mesleğin el becerilerini de yoğunlukla içeren bir meslek olduğu anlayışı, belki de bilgisayarla çalışmanın yoğunlaşmasıyla önemini kaybetti. Her durumda, yetişkin saydığımız gençlerin velilerinden bekledikleri yardım türleri çeşitlendi ve sayıları arttı.
Bu örnekte olduğu gibi deneyimim, özellikle son 10 yılda bağımlı ebeveyn-çocuk ilişkisinin hızla hayatın her alanına yayıldığını gösteriyor. Çoğu 18 yaşını geçmiş – tanım gereği yetişkin- çocuklarını hergün özel arabayla okula götürüp getiren veya onlara son model arabalar alan, (sınırlı da olsa Bilkent servisleri ve dolmuşlar var, yani toplu taşıma ve yakınlarda oturanlar için yürümek seçenekler arasında) derslerde yaşadıkları sorunlar için üniversite yönetiminden ve öğretmenlerinden hesap soran, çocuklarının ödevlerini yapmaya yardım eden, ders malzemeleri ağırsa taşıyan, çocuk disiplin sorunu yaratırsa, ‘bizimki hiper’ diyerek hoşgörülmesini isteyen veli çok. Bunların, çocukların yararına olmadığını tartışan uzmanlar var, benim konum bu değil. Ben, daha çok bu davranışın üniversite anlayışı ve yaşamına ve eğitime verdiği zararlarla ilgileniyorum.
Bu, toplumsal ve kültürel bir durum, üniversite öğrencileri arasında 50 dakikalık bir ders boyunca sınıfta oturamayan, konuşmadan, tuvalete gitmeden, telefonunu ellemeden duramayan ‘hiper çocukların’ sayısı gittikçe artıyor. Her dönemde çocuklarına kendi çocuğunuzmuş gibi davranmanızı bekleyen veliler vardı, ‘bizim çocuk hassas’, ‘sorunlu’ vs. diyerek. Akademik danışmanlığı ruhsal danışmanlığa çevirmek isteyen veli ve öğrenciler oluyordu ve bu görevi üstlenen hocalar da vardı. Yıllar önce bir veli odama gelerek çocuğunun sorunlu olduğunu ve öğretmenlerinin ona yardım etmesi gerektiğini söylediğinde, okulda psikolojik rehberlik birimi olduğunu söyleyerek, oraya başvurmasını önermiştim. Bu gerçekten gerekli ve uzmanlık gerektiren bir hizmet, birçok öğrencimiz de bu hizmetten yararlanıyor. İşin tuhafı, çocuğunu kolayca sorunlu diye nitelendirip anlayış gösterilmesini bekleyen birçok veli, bu konuda uzmanlara danışmayı uygun bulmuyor.
Sonuç olarak çocuğu hiç üzmemek, her dediğini yapmak norm olmaya başladı ve bunun bedelini sadece ebeveynler değil, tüm toplum ödüyor. En basit anlamda, kamusal alanlarda bağırıp çağırarak koşturan çocuklar, orada bulunan herkesin sorunu haline geliyor. Anne-baba olmanın getirdiği sorumluluk ve fedakarlıklardan, çocukları tümüyle serbest bırakarak, toplumsal kural ve normları öğretmeyerek kurtulan ebeveynler, çocukları yetişkin olduğunda neden yetişkin gibi davranmadıklarına şaşıyorlar. Nerede ne yapılacağını, ne yapılmayacağını bilmeyen üniversite öğrencilerinin sayısı gittikçe artıyor, en azından son yıllardaki gözlemlerim bu yönde. Öğretim elemanlarının bundan muaf olması beklenemeyeceğinden, onların çocuklarının da koridorlarda, stüdyolarda koşturmaları rastlanmadık bir durum değil. Bir nedenle zorunlu olarak çocuklarını işyerlerine getirmiş olsalar bile, bu durumların rutine dönüşmesi, hatta diğer çalışanlara yük olması sözkonusu olabiliyor, buna çok kez tanık oldum. Bu anlayıştaki ebeveynlerin, ‘çocuğunu herşeyin üstünde tutmak’ gibi bir ilkesi olabilir; katılmasam da saygı duyarım, ancak bunun toplumsal sorumluluklara yansımaması gerekiyor, başkalarını rahatsız edebileceğini düşünmenin ötesinde kurumsal işleyişin bozulmamasına da dikkat etmek gerekiyor. Eğitimde, öğrencilere davranışlarla örnek olmanın önemi büyük, örnek olarak çocuğuyla başedemeyen bir eğitmen görmek, öğrencilerin eğitimi açısından da olumsuz oluyor. Derste bir yandan öğrenciyi dinlerken, bir yandan telefonla konuşan veya mesajlarına bakan öğretim elemanlarının sayısı da az değil ve böyle yapınca öğrencilerden saygı beklemek zorlaşıyor. Saygı göstermeyenin saygı beklemeye hakkı olmaz ve birisi size birşey anlatırken başka işlerle meşgul olmak bence saygısızlık örneği.
Burada yeri gelmişken örnek olma konusunda birkaç şey daha eklemek isterim. Çocuk yetiştirirken uzmanların ortak görüşü olan örnek olarak öğretme mantığının, ders verirken veya öğrencilerle ders dışında temas ederken de önemli olduğuna inanıyorum. Dersler dışında öğrencileriyle fazlasıyla yakınlık kuran ve sosyalleşen öğretim elemanlarının, gerektiğinde (özellikle de değerlendirme yaparken) araya mesafe koymayı ve nesnel olmayı başaramadığına çok kez tanık oldum. Ders, toplantı, seminer gibi ortamlarda olduğu kadar, üniversitenin diğer karşılaşma alanlarında da davranışlarımıza dikkat etmek, belli bir toplumsal etiketi gözetmek gerekiyor. Elbette, üniversite öğrencilerinin yetişkin olduklarını varsaymak da bunun bir parçası; o yüzden de ders dışındaki karşılaşmalardaki tavrımız, kentin herhangi bir mekanındaki uygarca davranışlardan farklı olmamalı. Son yıllarda bunu yapmakta zorlandığımı farkettim, çünkü saygı tek taraflı bir hale dönüştü. Örneğin, üniversite içindeki bir mekana girip çıkarken kapıyı arkanızdan gelen için tutarsanız elini bile uzatmadan, hiç farkınıza varmadan geçip giden çok, bunlar çoğunlukla da gençler. Çoğu kez de, ellerindeki telefona gömülmüş durumdalar. Ofis dışındaki karşılaşmalarda yolunuzu kesen, aklına geleni soran, ödev teslim etmeye çalışanlar da oluyor, sizin de mola verme veya başka işlerle uğraşma hakkınız olduğunu düşünmüyorlar. Bizim ve bizden önceki kuşakların yaşlılara saygıyı otomatik olarak beklemesine ne kadar karşıysam – örneğin sağlıklı bir yaşlının, okuldan dönen ve kocaman bir çanta taşıyan öğrencilerden otobüste kendilerine yer vermelerini beklemesi, hatta istemesini uygun bulmuyorum – durumun tersine dönmesine de o kadar karşıyım. Her iki davranış biçiminde de, yaygın olan çocuk yetiştirme anlayışının etkisi olabileceğini düşünüyorum. Temel olan, topluluk içindeki davranış kurallarının ailede ve ilk öğretim döneminde kazandırılması gerekliliği. Üniversite bunun yeri değil, zaten iş işten geçmiş oluyor.
Konuk konuşmacı çağırdığım bir derste, bir öğrencinin aynasını çıkararak önce saçını düzeltmesi, sonra rujunu sürmesi, uyarmak için dikkatle baktığım halde, hiç aldırmadan makyajına devam etmesi üzerine yanına gidip sakince ‘böyle şeylerin toplum içinde yapılmayacağını bilmiyor musun?’ diye sorduğumda ‘hayır’ diye yanıtlaması ilginç gelmişti. Hem de, küçük bir sınıfta ve davetli konuşmacının tam karşısında oturan öğrenci, mezun olmak üzere bir son sınıf öğrencisi idi. Gerçekten davranışının uygun olmadığını bilmiyor ve ilk defa uyarılıyorsa, bundan ailesi başta, toplum olarak sorumlu olduğumuz açık. Bu bir direniş tutumuysa, bu hakkını yerinde kullanmadığı ortada.
Cep telefonuyla özel konuları herkese açık alanlarda yüksek sesle konuşma, sinirlenme, ağlama vs. gibi durumlara da rastladım; başkalarına rahatsızlık vermek artık pek düşünülmüyor, bana daha tuhaf gelen eskiden bu durumlarda başkaları duyar diye çekinmek söz konusuyken, onun da ortadan kalkmış, mahremiyet sınırlarının yok olmuş olması. Bunun dışında, sıkça rastladığım bir örnek de, cep telefonuna bakarken yürüdüğü yola bakmayan öğrencilerle çarpışma durumu; başlangıçta kenara çekilip çarpışmayı önlemeyi otomatik olarak üstlenmiştim, sonra yaşıma güvenip çarpışmayı denedim, ama hem benim açımdan zorlama bir davranış, hem de sonuçta özür dileyen filan olmadığı için kenara çekilip beklemeyi tercih ettim. Bu artık toplumun geneline yayılan bir davranış biçimi olduğu için üniversite özelinde değerlendirmek doğru olmaz, sadece rahatsız edici olduğunu belirtmek istedim.
Özetle, ailenin vermesi gereken eğitimi üniversiteye kadar geciktirmiş olmak başta çocuklara, tüm topluma zarar veriyor. Sorumluluk alamayan, her derdini başkasının çözmesini bekleyen bir kuşak yaratılması söz konusu. Üniversitenin bu sorunla ciddiyetle ilgilenmesi gerekirken, velileri dahil etmenin sınırını doğru çizemeyen bazı uygulamalar yapılıyor, hala sürüp sürmediğini bilmediğim bir uygulama olan öğrencilerin dönem sonu ders notlarının ev adreslerine gönderilmesi buna bir örnek. Ayrıca, öğrencilerin derste telefon kullanmalarına hak olarak bakılırken, notlarını velilerine göndermek bence büyük bir çelişki ve tam bir hak ihlali. Bunlar konuşulduğunda ailelerin baskısı gündeme geliyor ve bunda mutlaka bir gerçeklik payı var, ancak bu çemberi kıracak olan kurumlar arasında başta üniversiteler olmalı.
Doğramacı ailesi ve Bilkent
Aile bahsini açmışken, Doğramacı ailesinden sözetmemek olmaz. Bilkent modelini izleyen birçok özel üniversite de aile şirketleri biçiminde kuruldu. Bunlar içinde belki de en az feodal olanı Bilkent, üniversiteden kazanç beklemeden, çalışanlarına olabildiğince özerklik tanıyarak yöneten bir aile kurumu olduğunu düşünüyorum. İhsan Doğramacı’dan sonra gelen kuşakların anlayışında döneme uygun değişiklikler olsa da, temeldeki aile şirketi anlayışı sürüyor.
Aile fertlerinin birbirine bağlılığı, saygısı önemli, ancak İhsan Doğramacı anmaları, bizi aşağıda tartışacağımız Bilkent ailesi anlayışını sorgulamaya itiyor ister istemez. Ailenin kültürümüzdeki önemi ortada, ancak konu aile kurumlarına gelince işler biraz karışıyor. Aile kurumu olarak üniversite de, bu karışıklıktan muaf değil. Bilkent’in 30. Kuruluş yıldönümü için hazırlatılan kitapçıkta İhsan Doğramacı’nın Hacettepe ve Bilkent’i kurmaktaki başarısı övülürken, bugün tüm üniversitelerin başına dert olan YÖK’ün kurucusu olduğunun kısaca geçiştirildiğini görüyoruz (Bilkent, 2018). YÖK’ün yıllardır üniversite özerkliğine aykırı tutumları ve olumsuz etkileri, başta İlhan Tekeli (2010) olmak üzere, pek çok akademisyen tarafından eleştiriliyor. Bu konuda – YÖK’ün sürekli eklediği olumsuz örnekler dışında - yeni birşey eklemek zor ve gereksiz.
Çocuğunun büyümesini zorlaştıran aile ile, güçlü aileler tarafından kurulan vakıf üniversitelerinin kurumsallaşmasını zorlaştıran aile benzer etkiler yapıyor, yani yeni oluşan birey veya kurumu kısıtlıyor ve sürekli denetleyerek özerk olmasını engelliyor. Bu nedenle, Bilkent kurulurken ailenin güvenip yönetim kademesinde yetki verdiği kişilerin önemli bir bölümü İhsan Doğramacı’nın yakın çevresinden gelen kişiler veya onların yakınları idi. Yine de, kuruluş dönemi gözlemlediğim kadarıyla Bilkent’in kurum olma yolunda en çok ilerleme kaydettiği dönem oldu. Bunun dönemsel nedenleri de olabilir, kişilerle ilgili yanı da. Her durumda, kurumsallaşmanın tamamlanamadığını ve zaman içinde geri adımlar atıldığını gözlemledim.
Kurum tanımına geri dönecek olursak, aileden farklı olarak taşıdığı özellikleri görebilir ve neden önemli olduklarını anlayabiliriz. Belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere kurulan özel veya kamu örgütlenmesine kurum denebilir. En çok da amacın ne olduğu tartışılır ve özel üniversitelerin kar amacı güttüğü ve bu nedenle ticarethane olduğu yolunda iddialara sıkça rastlanır. Bu kadarla kalırsa, bu tartışmayla konunun özü gözden kaçıyor, çünkü Bilkent gibi doğrudan kar amacı gütmeden kurulan ve işletilen üniversiteler olduğu gibi, devlet işletmesi olarak kurulan ve kar amacı gütmediği halde, üniversiteye hiç benzemeyen kurumlar da var. Yukarıda sözedilen 30. Yıl derlemesinde Bilkent’in Türkiye’deki vakıf üniversitelerinin öncüsü olmasının öneminden sözedilirken, 2017’de sayısı 117 olarak verilen bu üniversitelerin kaçının üniversite ünvanını hakettiği sorgulanmıyor.* Ayrıca, üniversitenin şirketleşmesi konusu Türkiye’de vakıf üniversiteleri kurulmadan önce de tartışılan bir konuydu, yani bu oldukça eski bir tartışma (Connell, 2019).
O yüzden ben daha çok, aile tarafından kurulup denetlenmesi nedeniyle, kurumsal yapıya kavuşamayan üniversite örneği olarak Bilkent’e bakmak istiyorum. Burada da, ailenin müdahalesinin, yine başka örneklerden yola çıkarak ve göreceli olarak az olduğunu deneyimle biliyorum.
Ali Doğramacı, heyecanlı ve yeni düşüncelere açık bir kişiliğe sahip olduğu için, bazı kararları aceleye getirmeye eğilimli olmakla birlikte, başkalarının düşüncelerine saygılı davranır ve her zaman olmasa da, uyarılar üstüne düşünüp bazı durumlarda fikrini değiştirirdi. Sosyal ortamlarda da, sonraki yöneticilerde hiç görmediğim biçimde önceden hazırlanarak da olsa, görüşeceği kişilerin ilgileneceğini düşündüğü konularda sohbet etmeye çalışırdı. Ayrıca değişik bölümlerde okuyan öğrencilerin farklı becerilerine en çok saygı duyan da o oldu. Öğrencilerin temsil edilmesi gereken durumlarda mutlaka sosyal bilimler ve tasarım bölümlerinden öğrencilerin katılmasını isteyerek, ‘mühendisler gibi değiller, şakır şakır sohbet ediyorlar’ dediğini biliyorum.
Bölüm başkanlığına vekalet ettiğim bir dönemde bir arkadaşımla öğle yemeğindeyken Ali Doğramacı aradı. Ofiste bulamayınca cep telefonumdan aramış, yemekte olduğumu öğrenince ‘nerdesin, bir şey konuşacağım, geleyim hemen’ dedi. Kalabalık ve gürültülü bir ortamda konuşmanın zor olacağını düşünerek yemeği bitirmek üzere olduğumu ve ofisine gidebileceğimi söyledim. Gittiğimde gayet heyecanlı bir karşılamanın ardından, bir projesini anlattı ve bazı konularda fikir sordu, bunları da gayet ciddi dinleyip ilgili gördüğü birimlere aktardı. Proje konusundan bağımsız olarak, duyduğu heyecan bana önemli gelmişti.
Yine de son kararı verenin o olduğunu göstermek için örneğe gerek olmasa da, doğrudan gözlemlediğim bir tanesinden bahsedeyim;
Bizim fakültede stüdyolar türü derslerin ardışık düzende alınması önemlidir ve bu derslerin birbirini izleyen bir sırayla alınması gerekir, yani ilkinden geçemeyen öğrenci ikincisini alamaz. Ali Doğramacı’nın bizzat katılarak bu düzeni bozmak üzere yaptığı ve dönemin dekanının da katıldığı ikna toplantısında elemanlar toplantının sonuna kadar bu karara itiraz etti ve onay vermedi. Toplantı sonrasında tavrımızdan övgüyle söz etmesine rağmen sonuçta onun istediği oldu, yani zaten alınmış olan karara onay vermemekle yetindik. Bu kararla ilgili öğretim elemanlarının yorumu, öğrencilerin daha kolay mezun olmaları için gerek YÖK, gerek üniversite tarafından kuralları değiştirme çabasına girildiği oldu. Ancak, bu sistem işlemedi ve kısa süre sonra önceki uygulamaya geri dönüldü.
Burada örneklediğim yönetici tavırları, daha çok kişisel özellikler ve kültürel donanımla ilgili farklardan kaynaklanıyor; bu nedenle farklı olması kaçınılmaz, asıl önem verdiğim eleştiriye veya farklı görüşleri dinlemeye açık ve gerekirse fikir değiştirebilecek esnekliğe sahip olmak. Bir de tabii, işini heyecanla yapmak. Bilkent kuruluş dönemini izleyen 2000’lerin başına kadar olan dönemde bu çizgiyi sürdürdü, daha sonra, sanırım biraz da ülkenin yönetim anlayışındaki değişikliklerle uyumlu bir ‘tek adamlık’ yaklaşımı ağır basmaya başladı. Bu değişikliği, 2000’li yılların ortalarından itibaren daha yoğun yaşamaya başladık. Üniversite içindeki iletişimin tek yönlü – yukardan aşağıya doğru – olması da bu dönemlerde yerleşmeye başladı.
------------------------------
* Bilkent’te çalıştığım 30 yıl boyunca gerek diğer vakıf, gerekse devlet üniversitelerindeki çeşitli görevlerim ve bu vesilelerle tanıdıklarım nedeniyle, bu konuda bolca gözlemim oldu. 2 yıl boyunca görev yaptığım Ulakbim Sosyal Bilimler Veri Tabanı Danışma Kurulu da, Türkiye’deki sosyal bilimlerin
akademik dünyası üstüne epeyce fikir verdi.
Kaynaklar
Bilkent: Thirty Years in Historical Perspective (2018) Ankara: Bilkent.
Connell, R. (2019) The Good University: What Universities Actually Do and Why it’s Time for Radical Change, Londra: Zed Books,
Hollis, J. H. (2020) Yaşamın ikinci yarısında anlam arayışı: Sonunda gerçek anlamda nasıl büyürüz?, İstanbul: İletişim. (2005).
Partanen, A. (2016) The Nordic Theory of Everything: In Search of a Better Life, New York: HarperCollins Publishers Inc.
Tekeli, İ. (2010) Tarihsel Bağlamı içinde Türkiye’de Yükseköğretimin ve YÖK’ün Tarihi, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Young, J. L. (2017) When Your Adult Child Breaks Your Heart, Psychology Today