top of page

5

 

HANGİ DİLDE KONUŞAMAMAK

 

Yabancı dilde eğitimin durumu

 

Bilindiği gibi Türkiye’de İngilizce ağırlıklı olmak üzere yabancı dilde eğitim veren üniversiteler ve bölümler var. Bilkent Üniversitesi de, bazıları sonradan açılan – anlaşılır nedenlerle kısmen Türkçe eğitim veren Hukuk gibi - birkaç bölüm hariç, eğitim dili İngilizce olan bir kurum. Bu seçimin başlıca nedenleri olarak yabancı (yani, İngilizce) yayınlara ulaşımın kolay ve hızlı olması ve beyin göçünü tersine çevirmek belirtiliyor.  ‘Bu stratejinin diğer bir boyutu da, en son yayın ve araştırmaların ilk kaynağından, gecikmeksizin izlenebilmesi ve de tüm dünyadaki en iyi öğretim üyeleri arasından seçim yapılabilmesi için öğretim dilinin İngilizce olarak seçilmesidir. Bilkent Üniversitesi amaç ve özellikleri ile yurt dışında bulunan çok sayıda Türk bilim insanının dikkatini çekmiş ve onları görevlendirerek ülkeye tersine beyin göçünü sağlamıştır’  (Bilkent Üniversitesi, 2016).

 

Konuya bu açılardan bakılırsa, İngilizce eğitim vermenin belirli faydalar sağladığı söylenebilir. Ancak, rahatlıkla karşı görüşler de öne sürülebilir ki, bunlar benim çalıştığım gibi sözlü ve yazılı anlatıma çok gereksinim duyulan bölümler için daha geçerli. Stüdyo gibi öğrenciyle yüzyüze uzunca zaman geçirilen, üstelik sadece Türk öğrencilerin olduğu derslerde İngilizce konuşmanın yapay olduğu açık, ayrıca iki taraftan biri - genelde öğrenci, ama bazen öğretim elemanı da - İngilizceye çok hakim olmayabiliyor, zaten kimseden anadili gibi hakim olması beklenmemeli.* Bu durumda, konuşma ya tarzancaya, ya doğrudan Türkçe’ye dönüyor. Daha çok hocanın konuştuğu derslerde bu sorun daha az olsa da, öğrencinin derse katılımını azaltıyor, ya da dile hakim öğrenciler lehine bir dengesizlik oluyor. Bu noktada, üniversitenin işlevinin dil öğretmek olmadığını vurgulamakta yarar var, aslında öğrenci İngilizceyi öğrenmiş olarak bölümüne gelmeli

ki, anlama engeli olmadan derse katılabilsin. Benim gözlemim, İngilizce’yi üniversiteden önce öğrenmiş olarak giren öğrencilerin, üniversitede İngilizce hazırlık sınıfını okuyanlara göre daha iyi İngilizce bildiği ve eğitimleri süresince dil avantajlarını koruduğu yönünde. İngilizce hazırlık okuyup geçen öğrenciler arasında İngilizcesi yeterli düzeyde olmayanların oranı oldukça yüksek oluyor ve özellikle dile dayalı disiplinlerde bu oldukça önemli. 

 

Bilkent’te de, diğer İngilizce eğitim veren üniversitelerde olduğu gibi bir hazırlık okulu var, ancak yeterli derecede İngilizce bilen öğrenciler sınavla dil eğitiminden muaf tutulup doğrudan kazandıkları bölümün 1. sınıfına başlayabiliyor. Bilmeyenler veya yetersiz düzeyde bilenler ise, en az bir yıl olmak üzere hazırlık okuluna devam ediyor. Bu oldukça sıkıntılı bir süreç ve üniversite yönetiminin de canını sıkıyor, çünkü İngilizce bilerek gelen veya bir yıl içinde öğrenip bölüm derslerine devam edebilen öğrenci oranı bazı dönemlerde % 15-20 dolayında değişiyor. Dolayısıyla, birkaç yıl hazırlık okuyan öğrenciler, bunun için kayıt ücreti ödeyen veliler ve yığılma nedeniyle üniversite yönetimi de durumdan şikayetçi. Orta öğretimde yabancı dil eğitiminin yetersiz kaldığı açık ve hazırlık okulunda giderilemeyen bu yetersizlik, birçok açıdan sorun yaratıyor. Derslerde anlatılanı veya okuduğunu anlamayan veya İngilizce yazamayan öğrenci sayısı hiç de az değil ve bu durum öğrenmeyi güçleştirmesinin yanısıra, dilde bozulmalara da yol açıyor. 

 

Hocam hiçbir şey anlamıyoruz, Türkçe anlatabilir misiniz? 

 

Son yıllarda derslerimde çokça sorulan yukarıdaki sorunun anlamına yakından bakmak isterim; bazı konuları anlamamak değil, ‘hiçbir şey anlamamak’ ve bunu tüm sınıfa genelleştirmenin yanısıra, özellikle İngilizce eğitim almak için seçtiği üniversitede dersin Türkçe anlatılmasını istemek. Birisi bu soruyu sorunca hiç kimse de ‘ben pekala anlıyorum’ demiyor elbette, bu da işin mahalle baskısı yanı. Sadece bu sorunun analizi bile birden fazla soruna işaret ediyor; bunlara yeri geldikçe değinmeye çalışacağım.

 

Çok önemli bulduğum bir diğer sakınca da, derslerde aktarılan kavramlar ve terminolojinin Türkçeye kazandırılamaması, bu fırsatın kaçırılması. Sonuç olarak, bunu en iyi yapabilecek ve çeşitli konularda uzman olan öğretim kadrosu, böyle bir çaba içine girmiyor. Konusunu Türkçe aktarması gereken ortamlarda ise, ya yarı İngilizce konuşur, ya da bazı kavramları anlatmakta zorluk çeker duruma düşüyor.  Bence, yabancı dilde kaynak okuma yeteneği çok önemli ve dünyayı daha iyi anlamak için gerekli, ancak bunun üniversitede İngilizce ders vermekle ve dinlemekle sağlanması şart değil. Hatta, dil uzmanlarının belirttiği gibi üniversite çağı bunun için oldukça geç, zaten öğrenme güçlükleri de çoğunlukla bundan kaynaklanıyor.

Ancak, üniversite eğitimindeki olumsuz gelişmeler, yalnızca dil konusuyla bağlantılı olamaz, nitekim anadilinde eğitim veren ülkelerde de – literatürde ABD, İngiltere, Avustralya örnekleri çok – bu konuda şikayetler ve değerlendirmeler artmış durumda. (Örnek olarak Connell, 2019; Martin, 2016 görülebilir.)

İletişim çağında toplum olarak yaşamakta olduğumuz iletişimsizliğin nedenlerini açıklamak bana düşmez, bunu ancak uzmanları yapabilir. Fakat, akademik hayatım boyunca önce internetin, daha sonra kişisel bilgisayar ve cep telefonlarının devreye girmesiyle oluşan ortam ve gelişmeler, iletişimin kullanılan araçlardan çok, paylaşılan değerler ve içerikle ilgili olduğunu gösterdi. Daha önce de belirttiğim gibi, kuşak farkı anlaşılır bir durum, iletişim teknolojilerine alışamadığı için sıkıntı yaşayan – örneğin bankamatiklerde iş göremeyen – yaşlılar dünyanın her yerinde var. Bu teknolojiyle geç tanışan bir toplum olarak aldığımız yol inanılmaz, artık gençlerin birçok işlerini internet üzerinden yürüttüklerini biliyoruz. İletişim teknolojilerinin üniversite eğitiminde yararlı bir biçimde kullanılması için çeşitli çalışmalar yapılıyor, bunların özenle incelenmesi ve alana uygun olanların seçilmesi gerekiyor.

 

Aynı dilde buluşamamak 

 

İletişim bahsinde, farklı dilleri konuşup anlaşamamak – çeşitli bölümlerde karşımıza çıkan İngilizce –Türkçe karmaşasında olduğu gibi – dışında, görünüşte aynı dili konuşup anlaşamamak da önemli bir yer tutmalı, çünkü anadildeki bozulmalar hafife alınmayacak ölçüde ve kuşak farkı dışında da nedenleri var. Yıllar önce bir tez jürisinde öğrencinin İngilizce yazdığı tezde, özel bir tanımlama olarak Türkçe kullandığı ‘tiki’ kelimesini ilk kez duyup şaşırmıştım, anlamını da orada öğrendim. Bu, gerekliliğine çok ikna olmasam da, dile yeni giren bir tanımlama olduğu için gençlerin jargonu diye düşünülebilecek bir sözcük. Sonradan eklenenler de var; dili bozacak etkileri olan ‘aynen’, ‘sıkıntı yok’, ‘bi tık’, ‘doğrudur’, ‘uygundur’ gibi. Bunlar, ilişkilerdeki resmiyeti ortadan kaldırarak, ciddi yaklaşılması gereken konuları sulandırdıkları ve anlam bozulmalarına yol açtıkları için sorunlu kullanımlar. Bir derste sunum yapan bir öğrencinin, ‘bi tık daha …olsa iyi olur’ demesi gibi veya ödevi geç verecek öğrenciye ‘tamam, o zaman yarın getir’ dediğinizde ‘uygundur’ veya ‘Allah kısmet ederse’ demesi gibi, bir projeyi eleştirirken ‘burası eksik olmuş’ dediğinizde ‘aynen’ veya ‘sıkıntı yok’ diye yanıtlaması gibi anlamsız durumlar türedi son zamanlarda. Bunlar, yeni kuşakların rahatlık adına düşünmeden konuşma öğretisiyle yetiştiklerini örnekliyor. ‘Ağzından çıkanı kulağın duysun’ diye bir deyişimiz vardır, eskiden buna inananlar ve gerekmedikçe ağzını açmayanlar daha çoktu, şimdi rahatça konuşulması birçok açıdan olumlu oldu, ama ne konuşulduğu da önemli. Konuşma özgürlüğünün içi boş sözcüklerle heba edilmesinin nedenleri çeşitli; bunda doğru örneklerin azalması ve içi dolu sözler sarfedenlerin cezalandırıldığı bir toplumda yaşamamız etken olabilir.**

 

Son yıllarda Türkçe kullanımının toplumsal nedenlerle bozulması, doğal olarak öğrencilerin diline de yansıyor. Tuvalet demek ayıp sayıldığı için ‘lavaboya gitmek’ - ki, hangi kelimeyle olursa olsun üniversite öğrencisinin bu eylem için dersin hocasından izin istemesi tuhaf - öğretim elemanının uyarılarını ‘rencide edici’ bulmak, ‘etik’ bulmamak başlıca örnekler. Rencide ve etik kavramlarının tanımı sorulsa açıklayabileceği şüpheli olan öğrenciler, bunları rahatlıkla ve örneğin ders değerlendirmelerinde hocaları aleyhine kullanıyor. 

 

Fakat, neredeyse üniversiteden ayrılmak üzereyken yeni başlayan bir öğrenciden duyduğum ve çok sevimli bulduğum ‘danışan öğrenciniz’ tanımını hoş bir örnek olarak eklemek isterim.

Aslında, her öğrenci grubuna atanan bir hocanın akademik konularda danışmanlık yapması, son yıllardaki eğitimdeki standardlaşmayla birlikte geçerliliğini büyük ölçüde yitirse de, özellikle yeni öğrenciler arada gelip birşeyler sorar. Danışman sözcüğü bu nedenle çoktandır kullanılıyordu, ancak yakın zamana kadar bu işlemin öğrenci tarafını ifade eden Türkçe karşılığı yoktu. İngilizce’si ‘advisee’ olan kelimeyi ‘danışan’ olarak çevirmek iyi bir fikir olmuş, öğrencilerin genellikle fikir almaya gerek duymadıkları bir döneme denk gelmesi ise yazık. 

 

Bir de konuşulan dilde içerik konusu var ki, bu eğitimin özü açısından kesinlikle önemli ve ciddiye alınması gerekiyor. Bununla kastettiğim akıcı bir biçimde konuşan bazı öğrencilerin söylediklerinin bir anlam taşımaması, bunu saptamak çok zor değil ama ilk rastladığında insan epeyce şaşırıyor. 

 

Burada, bir konuyu İngilizce olarak gayet akıcı ve tümüyle anlamsız bir şekilde anlatan bir öğrencimi anmak isterim. Akıcı derken, İngilizcesinin iyi olduğunu da kastetmiyorum, sadece hızlı ve anlaşılmaz birşeyler söylerse, bir anlam atfedilir diye düşündüğünden yapıyordu bunu sanırım. Ardarda dizdiği kelimeleri bir araya getirmek imkansızdı. Daha önce hiç kimse uyarmamış anlaşılan ki, ben bir sunum sırasında durdurup ‘dediklerinden bir kelime bile anlamadım’ deyince o da, ortamda bulunan diğer öğretim elemanları da şaşırdı, çünkü bu olay ortak verilen bir stüdyo dersi sırasında oldu. Öğrenci, daha sonra benimle tek başına iletişim kurduğunda daha dikkatli davrandı, ben de anlamadıkça uyarmayı sürdürdüm. Bunun kendime saygının ve öğretme sorumluluğunun gereği olduğuna da inanıyorum. Büyük olasılıkla, bu tür öğrencilere kısa dönemde diğer hocaların tavrı daha olumlu görünüyor, uzun dönem ve öğrencilerin gelişimi açısından kendi davranışımın daha doğru olduğunu düşünüyorum. 

 

Derslerde ve stüdyolarda ısrarla Türkçe konuşmaya çalışan veya dersi anlamadığını söyleyerek Türkçe tekrar edilmesini isteyen bir öğrenci grubu hep olur, genel gevşemeyle birlikte cesaretleri arttığı için olsa gerek sayıları da arttı. Bu konudaki taleplerin durumuna ve ciddiyetine göre, Türkçe bir özet yaptığım veya zor gelen kavramları Türkçe açıkladığım zamanlar oldu. Genelde ve sadece kolaylarına geldiği için istediklerini düşündüğümde, bu üniversitede okumanın ayırdedici tarafı olarak İngilizce öğrenmeyi ve mesleklerini yürütürken kullanmayı düşünmelerini önerdim. Başlangıçta kendim de buna daha çok inanırdım, ama şimdilerde kimin neden hangi pozisyona geldiğini bilmek zorlaştıkça, açıklamamın gözümde fazla inandırıcılığı kalmadı. Bir kişinin önemli bir konuma gelmesinin, değerli olduğunun veya hak ettiğinin garantisi olmadığını deneyimlerle gayet iyi biliyoruz.

------------------------------

* Bunlara ek başka bir yabancılaşma öyküsü de, pandemi nedeniyle derslerin uzaktan ve internet üzerinden yapılmasıyla gerçekleşti. Neyse ki, ben artık ders vermiyordum, ama bu dönemde eşim ve arkadaşlarım evde bir ekranın karşısında İngilizce ders verdiler.
** Tanıl Bora (2018) geçerli dil ile toplumsal politika arasındaki bu ilişkiyi gayet iyi aktarıyor. Zamana ayak uydurmanın bence akademik hayata yakışmayan bir örneği olarak, kısa zaman önce internet üzerinden izlediğim kongrede bir akademisyenin ‘hayırlara vesile olmasını’ dilediği sunumunu verebilirim.

Kaynaklar

 

Bilkent Üniversitesi Kurum İçi Değerlendirme Raporu
 

Bora, T. (2018) Zamanın Kelimeleri: Yeni Türkiye’nin Siyasî Dili, İstanbul: İletişim Yayıncılık.

 

Connell, R. (2019) The Good University: What Universities Actually Do and Why it’s Time for Radical Change, Londra: Zed Books.

 

Martin, B. R. (2016) What’s happening to our universities? Prometheus, Critical Studies in İnnovation, 34:1, s. 7 – 24.

bottom of page