top of page

14


 

ZAMAN VE MEKAN DENEYİMLERİ

 

Üniversitede zaman

 

Akademik zamanlama belli bir düzen ve ritim getiriyor insanın hayatına, yalnızca bu dünyanın paylaştığı bir zaman anlayışı var. İlk ölçü, dönemlerin başlaması ve bitmesi; öğrenciler için de geçerli olmakla birlikte okulda geçirdikleri süreyle sınırlı olan bu zaman anlayışı, akademisyenler için genelde yaşamın düzeni halini alıyor. Birçok insanın dışardan bakıp imrendiği üç ay yaz tatili, araştırma yapan bir akademisyen için en değerli zaman dilimidir. Tatile giderken yanımda bir sürü kitap götürdüğüm zamanlar olmuştur, ama çalışmak için en çok okulun sakin olduğu, gelen gidenin az olduğu tatil dönemindeki ofis saatleri işe yarar. Zamanlama ise apayrı birşey, genelde okul açıkken yapılmayan birçok işin yaz döneminde yapılması planlandığı için, çalışmak için sakin diye gittiğiniz ofis - hele de kliması yoksa – cehenneme dönebilir.* Buna bir de, ‘canım okul tatil değil mi, ne işin var okulda?’ diye soran eş - dost ve aile bireyleri eklenince insanın kendi aklını sorgulayası gelir. Eğer çocuklarınız varsa, onların okul programları da bu rutine karışır, okulları tatil olunca onları oyalamak için de ayrıca uğraşmanız gerekir. Bu eziyeti sevdiğinize inananlar yalnızca sizin küçük topluluğunuzun üyeleridir. Üniversitede hizmet veren birçok yer de kapanır bu dönemde, yemek/içmek için seçenek azalır, sanırım bollaşan tek şey park yeri olur, tabii o zaman da gölgelik bir yer aramak gerekir. 

 

Bu işin sadece bir boyutu. Asıl önemlisi alıştığınız veya zorunlu olan bu rutinin dışına çıkmanın zorlukları: Bilkent genelde Eylül başında, en geç ortasında açılırdı, Eylül’de tatil yapmak mümkün değildi örneğin. Hafta sonları sınav yapmak, kağıt okumak, ders hazırlamak gibi yükler mutlaka olacağı için herkes gibi dükkanı kapatıp gitmek hiç olmazdı. Bunu dert etmeyebilirsiniz, başka bir düzen sonuçta. Zamanın ve yıllarca aynı rutinde yoğun çalışmanın getirdiği bir yıpranma durumu her meslekte olduğu gibi akademisyenlikte de var. Ders vermeye ilk başladığımda, kalabalık bir sınıftaki her öğrencinin ismini dönem sonuna kadar öğrenip bir daha unutmazdım, ancak son 10 yılımda bu durum sona erdi. ‘İstiap haddi’ diye bir şey gerçekten var. 

 

Ders açısından eskiden çok önemsediğim ayrıntıların bazılarından mecburen, kuralların bir kısmından gönüllü olarak vazgeçtim. İnsanın deneyim kazanması kadar, kendini güvende hissetmesi de esneklik kazanmasında rol oynuyor. Yani, işe yeni başlamış veya farklı bir hayat diliminde olanların böyle davranmasını beklemiyorum. Zaten bizden sonraki kuşaklar artan ölçüde daha kuralsız ve pragmatik oldukları için benim akademik hayatta önem verdiğim birçok konuyu önemsemiyorlar, bu da anlaşılır.  İnsanlar da mekanlar gibi zamanla eskiyor, yeni gelenlerin onları aratmaması önemli olan. Keşke durum her zaman böyle olsa. Fakat, çoktan beri toplum olarak şiarımız ‘alan memnun, veren memnun’ olduğu için, gözlemlerime de dayanarak gelecek için çok umutlu olamıyorum. 

 

Üniversite mekanları

 

Bilkent Üniversitesi’ndeki mekanların büyük bir bölümü aynı mimarın tasarımı sonucu ortaya çıkmıştır. Mimari boyutunu ele almak özellikle gerekli değil, Bilkent’in kurulduğundan beri özenilen Kuzey Amerika’daki benzerlerinden çok da farklı olmayan oldukça standart bir yerleşke olduğunu söylemek mümkün. Üstelik, hala kullanılan rektörlük binası dahil bazı binaların başlangıçta başka amaçlar için tasarlanmış olduğu biliniyor. Bilkent’in mekansal olarak bir tutarlılık sergilediği söylenemez, üniversitede bu konunun uzmanları olan öğretim elemanları olmasına rağmen onlardan yararlanma çabası pek fazla olmadı. Örnek olarak, fakültenin ilk binası yapılırken engelli öğrenciler düşünülmediği için girişe sonradan rampalar eklendi, ancak bina asansörlü olmadığı için bunlar da yeterli olmadı. Buna ek olarak, binaların büyüklüğü nedeniyle çok sayıda olan kapıların çoğunun güvenlik nedeniyle sürekli kilitli olması, mimarın tasarladığı kadarını bile deneyimlemeye imkan vermiyor. Üstelik, park yerine veya geldiğiniz yöne en yakın kapıdan girmek yerine dolaşmak zorunda kalıyorsunuz ve özellikle de GSTM Fakültesi’nde olduğu gibi çizim malzemesi, maket, proje taşımayı gerektiren bölümler için bu epeyce zorluk yaratıyor. 

 

Bilkent kütüphanesi, amacına uygun tasarlanan ve başlı başına gurur verecek bir yatırım. Öğretim, eğitim ve araştırmaya en büyük destek. Kütüphane yatırımlarının yıllar içinde ve çeşitli ekonomik baskılar altında kısıtlanmadan sürdürülmesi çok olumlu. Öğretim elemanlarının istediği kitaplar ve süreli yayınların neredeyse sorgusuz sualsiz ve kısa zamanda kütüphaneye alınıp kullanıma açılması ve internet teknolojisindeki gelişmelere uyumlu olarak e-kitap ve süreli yayınlara abone olunması, araştırmacıların işini kolaylaştıran yaklaşımlar. Öğrencilerin de, üniversite içindeki bir bilgisayardan ulaşıp okuyabilecekleri, bilgisayarda veya basılı haliyle edinebilecekleri bu yayınlar Bilkent’in küresel anlamda etkin olmasını destekleyen yatırımları arasında ve zaman içinde bundan taviz verilmemesi takdire değer. İnternet kullanımının yaygın olmadığı yıllarda kütüphaneye gitmek, kitap ödünç almak ve makale fotokopileri edinmek araştırma pratiğinin önemli bir parçasıydı. Aynı zamanda, kitaplarla dolu bir ortamda olmanın hoş bir yanı vardı. Sonradan, oturduğumuz yerden birçok yayına ulaşmanın rahatlığına alıştık ve böylece kütüphanenin mekansal deneyimlerimiz içindeki payı azaldı. Derslerimde öğrencilere ne kadar anlatsam da, çoğunun bu harika olanaktan gereğince yararlanmaması üzüldüğüm bir durum.

 

Özellikle ilk yıllarda kütüphanenin herkese açık olmasıyla övünülmesine rağmen, bu artık pek geçerli olmayan bir iddia. Bu sadece Bilkent’e özgü bir sorun değil, genelde Türkiye’de üniversiteler kamusal alan tanımına girmiyor, daha çok üyelik gerektiren kapalı yerleşimler gibi işlev görüyorlar. Aslında Kuzey Amerika örneklerini izleyerek tasarlanan kampüs üniversitelerinin mekan seçimi nedeniyle kamusal olması daha zor olmakla birlikte, şehrin en merkezi noktalarında yerleşen üniversiteler de güvenlik denetiminden geçmeden girilemeyen kapalı yerleşimler halinde. Güvenlik gerekçesinin kamusal olması gereken alanların kullanımını engellemesi ülkemizde çok sık rastlanan bir durum; bu da örneklerden birisi. Sonuçta, kamusal kullanımlara kapalı olmak birçok açıdan kolay gelmeye başlıyor ve içe kapalı ve toplumsal katkısı sınırlı bir yaşam kurgusuna dönüşüyor. Burada vereceğim örnek, kütüphane kullanımı için gelen bir talebin uygunsuz bir biçimde değerlendirilip yanıtlanmasıyla ilgili. Sadece kamusal alan kullanımı açısından değil, kamuyla kurduğu ilişkiler açısından da özenli olması gereken bir kurumdur üniversite; aşağıdaki örnek bir özensizliği işaret ediyor.

 

Ankara’nın önde gelen sanat galerilerinden birisinin yöneticisi, önceden birçok kez yararlandığı Bilkent kütüphanesinden tekrar yararlanmak istediğinde, bir yıllık kullanım karşılığı olmak üzere belli bir ödeme yapması istenmiş, bu ödemenin üstünden bir yıl geçtikten kısa bir süre sonra kullanım talebi reddedilince, Bilkent Kütüphanesi’ne bağışlamış oldukları çok sayıda sanat kitabını hatırlatarak, daha önce hiç güçlük çıkmadan kütüphaneden yararlandıklarını belirtmiş. Bir süre sonra Bilkent adına birisi galeriyi telefonla arayarak ‘siz hangi kitapları bağışlamıştınız?’ diye sormuş. Bunun üzerine galeri yöneticisi, Ali Doğramacı’ya durumu özetleyen bir mesaj yazdığını aktardı, sanırım konu böyle çözümlendi.

 

GSTM Fakültesi’nin sergi salonuna ek olarak kütüphanede açılan resim galerisinde düzenli olarak açılan sergiler ve öğle saatlerinde düzenlenen müzik dinletileri ve söyleşiler, çalışanların ve öğrencilerin yoğunluklarına ara verip nefes almaları, birşeyler öğrenmeleri ve iletişim kurmaları açısından çok olumlu etkinlikler, pandemi dönemi geçtikten sonra umarım sürüyordur.

 

Yaşam çevresi olarak Bilkent

 

Bilindiği gibi, 2000’lerden başlayarak, Bilkent çevresinde büyük bir yaşam alanı yaratıldı; kendine yeterli olacak şekilde kurgulanan bir çevrede alışveriş – o zamanki adıyla Real (şimdi Migros) ve Ankuva - sinema, yüksek okullar, anaokulları ve spor salonlarının açılmasıyla birlikte, üst gelir grubundan Bilkent öğrencilerine ve velilerine, hem de dönemin değerleri gereği kentten uzaklaşmak isteyen üst gelir gruplarına konut ve yaşam olanakları sağlandı. Bu yatırımların yarattığı gelir, vakıf şirketleri aracılığıyla kazanıldı ve sanırım bir kısmı da üniversite harcamaları için kullanıldı. 

 

Bugünkü haliyle karşılaştırılınca – hele daha sonradan eklenen alışveriş merkezi ve çok sayıda konut yerleşkesi de düşünülürse – Bilkent’in Ankara’ya yeni bir yaşam bölgesi kattığını söylemek mümkün. 30 yıl öncesine baktığımda bu anlamda büyük değişiklikler olduğunu görüyorum. Ancak, Bilkent’e giden yol bugün de inşaat halinde, özellikle Şehir Hastahaneleri’nin tartışmalı yer seçimi nedeniyle iyice artan trafik yükü bahane edilerek çok uzun süren ve büyük yatırım gerektiren yeni yollar ve alt-üst geçitler yapılıyor. Bu süreçte, o yolları kullananların hayatı zorlaştığı gibi, tehlikeye de atılıyor. Dünyanın hiçbir uygar ülkesinde rastlanmayacak biçimde, sinyalizasyonu ve gece aydınlatması hemen hiç olmayan ve 4 değil 6 -7 koldan kesişen yollarda, sürücüler el yordamıyla ilerliyor, hele geceleri durum iyice kötü. Bu yolun genişletilmesi ve yapım süreci, ülkemizdeki yönetim anlayışının yaşamı kolaylaştırmak ve korumakla fazla ilgilenmediğinin acıklı örneklerinden birisi.

 

Yaşam çevresinin parçası olarak sunulan yeme-içme olanakları, daha çok geliri yüksek olan öğrenciler dahil, orada yaşayanlara hala hizmet vermekte. Aslında üniversite içinde öğrenci ve personel için birçok yerde yemek servisi sunuluyor ve bunların en ucuzu, son yıllarda yenilenen ve tabldot veren bir kafeterya ki, bunun dışındaki her yerde yemek fiyatları yüksek.**  Bilkent’e yakın daha pahalı yerlerle birlikte, bu gözle görülen bir ayrışma yaratıyor. Birçok üniversitede daha ucuz veya hazır yiyecek ve içeceklerin satıldığı kantinler vardır, bunlar aynı zamanda öğrencilerin derslerden arta kalan boş zamanlarını geçirdiği, çalıştığı ve sosyalleştiği mekanlardır. Bilkent kurulurken öğrenciler için bu tür mekanlar yapılmadı, zamanla açılan yemek yerleri ve kafeler ki, - bunlar başta Starbucks olmak üzere yüksek fiyatlı ürünler satan mekanlar - bu boşluğu doldurdu. Doğal olarak, kar amaçlı özel mekanların her öğrencinin rahatça gidip uzun zaman geçireceği yerler olması daha zor, yine de bu mekanlar yemek dışı saatlerde bir çeşit kantin işlevi görüyor.  Kantin konusunda öğrencilerin toplu halde bir arada bulunacağı mekanlar oluşturmaktan kaçınıldığını düşünmek mümkün, ancak Bilkent’te bu çekinceyi haklı kılacak bir öğrenci topluluğu oluşmadığını söylemek çok yanlış olmaz. Bu durumun hem sınıfsal, hem dönemsel nedenleri var, ancak bunlar başka bir tartışmanın konusu.

 

Bir dönem, kantin türünde mekanların oluşturulması için girişimde bulunulduğunu anımsıyorum, ancak yeni yapılan binalardaki kafe türü özel işletmeler dışında bu girişim gerçekleşmedi. Mekanların insan davranışlarına etkisi bilinen bir durum, bunun tersi de geçerli, yani insanlar da zaman içinde kullandıkları mekanları dönüştürüyor.*** Bilkent’teki mekanların çoğunun, talebe uygun özellikler gösterdiğini söylemekle yetineceğim. Öğrencilerin veya çalışanların, mekanlardan beklenen uygun davranışların dışına çıktığı durumlar az da olsa söz konusu olabiliyor, bunun başlıca örneklerinden birisi masalar ve sandalyelerde eşya bırakarak kendileri orada olmadıkları halde belirli alanları işgal etmek ki, özellikle çok yoğun olan yemek saatlerinde bu davranış nedeniyle oturacak yer bulunması çok zor oluyor. Örnek olması gereken hocaların bile bu tür davranışlar sergilemesi durumu kolaylaştırmıyor.

 

Bilkent’in uzun yıllar boyunca gece yaşamayan bir kampüs olduğunu öne sürmek yanlış olmaz. Kuruluş yıllarında bu durum anlaşılabilirse de, sonrasında kütüphane ve yurtlar dışında gece aydınlatmasının yeterli olmayışı ve tüm tasarımın araç trafiğine göre düşünülmesi, bunda mutlaka etkili olmuştur. Dolayısıyla, öğrencilerin gece üniversite zaman geçirmek yerine yakınlarda bulunan eğlence ve yemek mekanlarına gitmesi kaçınılmaz olmuştur. Elbette, gerekli olanağı olmayan öğrenciler açısından sorun olacağını tahmin etmek zor değil.

 

Bilkent’teki birçok binada gösterişin işlevden önde tutulduğu, kullanım sırasında ortaya çıkan sorunlardan anlaşılıyor. Benim içinde en uzun süre içinde çalıştığım ve cephe fotoğrafı üniversitenin yayınlarında ve tanıtımında sıkça kullanılan binayı ele alırsak, örneğin giriş ve zemin kat kaplamasının mermer olmasının, Ankara gibi uzun ve zorlu kış geçiren bir kentte kayma, düşme gibi kazalara yol açması kaçınılmaz. Yıllarca, kış mevsiminde bu binanın girişlerine döşenen kırmızı plastik halı benzeri malzemeler, tasarımda hesaplanmamış çirkinlikler yaratıyor. Çatılarda, buz sarkıtları oluştuğu için şeritlerle kapatılan geçişler ve ‘geçmek tehlikelidir’ yazıları en hafifinden ayıp. Üstelik, bunlar adında kuruluşundan beri Mimarlık olan, bu disiplinle ilgili eğitim veren bir fakültede oluyor. Öğretim elemanlarının kaç kez ‘bunları kötü uygulama örnekleri olarak çocuklara gösteriyoruz’ dediklerini duydum ve haklılar da. Binalar dışardan gelenlere şık görünecek diye içlerinde ortaya çıkan kullanışsız alanlar bol, bütün gününü ofiste geçirecek kişilere verilen odaların bir kısmı biçimsiz ve doğal ışık almayan mekanlar. Ayrıca, binaya gelen yabancı birisinin yolunu bulması neredeyse imkansız, içinde yıllarca görev yapanların bile yollarını bulmakta zorlandıkları durumlar olabiliyor. 

 

Bir doktora öğrencim bu sorunu bir tez konusu olarak ele alıp inceleyerek tezini tamamladı. Daha sonra, bulgu ve önerilerini bölüm ve dekanlıkla paylaşarak, katlara isim ve yön işaretleri yerleştirdi. Ancak, bu konuya bir süreklilik kazandırılamadı ve zamanla işaretler yok oldu. Tam 20 yıl sonra atanan ikinci geçici dekan, binayı çok karışık bulduğu için bir komite kurmuş. Yolda karşılaştığım komitenin bir üyesi, ‘bu konuda tez varmış, yöneticisi sizmişsiniz’ dedi, durumdan böyle haberdar oldum. Ben artık ayrılmak üzereydim ama, ‘binanın karışık oluşuna çözüm bulmak için 20 yıl daha geçmesi ve dışardan gelen yetkili birinin dikkatini çekmesi mi gerekliydi?’ diye düşünmeden de edemedim. Bu biraz içinde yaşadığımız mekanlara alışmak ve eksikliklerini kanıksamakla, biraz da mekana fazla duyarlı olmayışımızla ilgili olsa gerek.

 

Üniversitenin en çok kullanılan açık ve kapalı mekanlarıyla ilgili düzenlemelerde görüş alınabilecek elemanlar varken bu olanağın kullanılmamasını anlamak zor. Örneğin, rektörlük binasının yan tarafındaki eskiden otopark olan açık alanın yaya bölgesi olarak düzenlenmesi düşüncesi olumlu olsa da, ‘herhalde epeyce para harcanarak bir tasarım şirketine yaptırılması ne kadar gerekliydi?’ diye sorulabilir. ‘Burası kullanım alanı olduğu kadar da bir prestij mekanı, bir bakıma üniversitenin yabancılara sunulan yüzü’ denebilir, buna belki hak verilebilir. Ancak, tasarımının ne kadar başarılı olduğunu tartışmak mümkün ve bunun için uzman olmaya gerek yok, aşağıdaki Şekil 4 ve 5’e bakmak yeterli.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şekil 4. Rektörlük binası yanındaki açık alan düzenlemesi 1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şekil 5. Rektörlük binası yanındaki açık alan düzenlemesi 2

 

Üstelik, bu alanı başarıyla tasarlayabilecek elemanların ve hatta öğrencilerin bulunduğu fakültenin çeşitli konulardaki maddi talepleri reddedilirken, böyle bir harcama öncelikler konusunu da gündeme getiriyor ister istemez. Fakültenin çeşitli alanlarını tasarlamak için öğrenciler arasında yarışmalar düzenlendikten sonra çıkan ürünleri dikkate almamak eğitim açısından ayrıca heves kırıcı oluyor.

 

Birkaç yıl önce, üniversite içinde zaten var olanlara ek olarak fakülte binası içinde bir Starbucks daha açıldı. Öğrenciler bu mekana çok rağbet ettiği için fakültenin önündeki açık alanlara rastgele oturma birimleri yerleştirildi. Böylelikle de, yıllardır bakımsız – boş bir havuz ve çevresinde boş beton alan - olan alanın peyzaj düzenlemesi gündeme geldi ve bir yarışma düzenlenerek Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarlığı öğrencilerine duyuruldu. Gönüllü katılanlar oldu ve bir proje de, hocalardan oluşan bir jüri tarafından başarılı bulunup uygulama için seçildi. Daha sonra bütçe gerekçesiyle uygulama yapılmadığı gibi açıklaması da biz sormadan yapılmadı. Daha da tuhafı, bir süre sonra aynı alanın en görünür noktasına yine kimseye danışılmadan Mimarlık Bölümü’nün bir dersinde üretilen ahşap ve oldukça büyük bir strüktürün yerleştirilmesiydi. (Bu alanı ve strüktürü gösteren fotoğraf aşağıdaki Şekil 7’de  görülebilir.) Ben şahsen beğenmedim, ama önemli olan kimin neyi beğendiği değil, kimin neyi kabul ettirebildiği de olmamalı. Daha önemlisi, temel konusu tasarım olan bir fakültede uzun yıllar içinde yaşanacak mekanların ve ortak açık alanların katılımcı bir yaklaşımla ele alınmaması ve değişikliklerin keyfi ve ani bir biçimde yapılması, bu nedenle de bütünlüklü bir tasarım yaklaşımı olmaması. 

Şekil 6. GSTM Fakültesi önündeki açık alanda yapılan uygulama 

 

Yeni bir bölüm kurulunca veya başka bir binaya taşınınca, neredeyse ilk icraatının bölüm başkanının odasını yaptırmak olması mekan anlayışına ilişkin bir başka gösterge ve iki yönlü; üniversite hakkında da, bölüm başkanı hakkında da birşeyler anlatıyor. Bu arada, NYU’da ziyaret ettiğim bölüm başkanının küçücük ve penceresiz odası aklıma gelince, bizdeki görevle gelen avantajlar anlayışına takılmadan edemiyorum. 

 

Asıl sorun, yaygın olarak kullanılacak ve görülecek mekanların hiçbir katılım ve uzman görüşü alınmadan yapılması. Çatı aktarılırken de, herkesin geçeceği, oturacağı bir yerde düzenleme yapılırken de, yurt binası yapılırken de tamamen merkezi karar verilmesi. Bir zamanlar, bu mantıkla yeni fakülte binasının çatı tamiratına rektör karar verdiği için üst katlardaki dersliklerin tavanının tüm yıl boyunca akması, yerlerde ve masalarda kovalarla ders yapılması buna bir örnek. 

 

Üniversitenin üst düzey yönetiminin her türlü soruna mühendis aklıyla çözüm bulacağına inanması ve yeterli aklın onlarda olduğuna olan sarsılmaz inancı nedeniyle, diğer fakültelerdeki binaları gezip bazı sınıfları, hatta koridorları geniş bularak dolap yapılması, çalışma mekanı olarak kullanılması gibi önerileri bildiğim kadarıyla uygulanmadı, ama yukarıda söz ettiğim zihniyetin bir başka göstergesi olarak görülebilir. Üniversite yönetimi tarafından mekanların tümünün ortaklaşa kullanılması talep edildiğinde sınıfların kapısına kilitler taktırıp sadece kendi öğrencilerinin kullanabileceği alanlar yaratan bölümler de olunca bu davranış biçimlerinin birbirini hak ettiğini düşünmemek elde değil. 

 

Öğrenci sayısı arttıkça, derslik ve laboratuvar ihtiyacını karşılamak için her dersin her binada yapılır olması, daha da ileri gidip özel mekan gerektiren bazı derslerin – örneğin büyük mekanları olan stüdyoların - mekanından çalmak veya öğrenciler arasında paylaştırmak gibi işin özünden uzak adımlar atılmasıyla öğrencilerin mekanı sahiplenmesi zorlaştı ve temizlik ve koruma isteği de azaldı. En son stüdyolarda sigara içilmesi yetmezmiş gibi, kızartma yapıldığı bile oldu. 

 

Mekan ve zamanı birleştiren örneğimle bu konuyu bitiriyorum.

 

Uzun yıllar boyunca verdiğim ‘İnsan ve Çevre’ dersinde insanların yaşadıkları mekanları nasıl kullandıklarını, onlardan nasıl etkilendiklerini ve değiştirdiklerini kültürel özelliklere de değinerek anlatmaya çalıştım. Bu konuda gözlem yaparak öğrenebilecekleri mekanlarla ilgili araştırma ödevleri verdim. Araştırmalarını yaparken değişik kullanıcı gruplarının mekanlardan farklı beklentilerini dikkate almak da ödevlerinin parçasıydı. Gençlerin kendilerinden yaşca büyük – örneğin 40 yaşında – birisini yaşlı saydıklarını, fiziksel becerilerinin sınırlı olduğunu düşündüklerini farkedince kendimden örnek verdiğimde ve yaşımı söylediğimde şaşırıyorlardı. Bunun nedeni kısmen 20 yıl sonra ne durumda olacaklarını kestirememek olabilir, ama asıl ülkemizde insanları erkenden yaşlandıran davranış kalıpları ve kamusal alan kullanımındaki zorlukların bu düşüncelerinde etkili olduğunu sanıyorum. Aynı konuyu örneğin bir Amerikan üniversitesinde anlatsanız yaşlı tanımı çok farklı olur, çünkü onlarla günlük yaşamlarında sıklıkla karşılaşıyorlar.  

 

Sonuçta zaman herkes için bir şekilde geçiyor, mekanlar da kişiler tarafından kendi özelliklerine göre farklı algılanıyor. Önemli olanın bilimsel bilgiye dayalı, herkes için yaşanabilir ve sürdürülebilir yaşam alanları yaratmak olduğu bilinci üniversitelerde yaratılamazsa, toplumsal çevreler için umut beslememiz zorlaşıyor. Şu anda küresel ölçekte gündemde olan sürdürülebilir yaşam çevreleri kavramı ülkemizde de karşılık buluyor, ancak temelin yaratılan fiziksel çevrenin özelliklerinde yattığı unutulmamalı ve bu konulara ilişkin uzmanlık alanlarına saygı gösterilmeli. 

 

Özellikle de, yapılı çevre üstüne eğitim veren bölümlerin olduğu üniversitelere, olumlu örnek oluşturmak açısından daha fazla sorumluluk düşüyor. 

 

Diğer konular ve sorunlar

 

Bir üniversitede olanlar ağırlıklı olarak eğitimle ilgili olsa da, eğitim dışında gerçekleşen pek çok etkinlik ve olay var. Üniversitenin ve öğrenci topluluklarının düzenlediği olumlu ve geliştirici örneklerin yanısıra, düzeni bozmaya yönelik çabalara da rastlanıyor. 

 

Üniversitenin öngördüğü sosyal sorumluluk projeleri ve öğrenci dernekleri tarafından düzenlenen bağış toplama etkinlikleri olumlu girişimler. Bunlar arasında ihtiyacı olanlara yardım için giysi, kitap toplama kampanyaları sayılabilir. Son yıllarda, bunlara mültecilere yardım kampanyaları da eklendi. Bilkent’teki liselerde okuyan öğrencilerin de, çevre ilçe ve köyleri ziyaret etmeleri ve gittikleri yerlerdeki ihtiyaca göre çeşitli etkinliklerde çalışmaları olumlu. Sadece yardım etmek açısından değil, kendi kültürlerini tanımaları açısından da. 

 

Bilkent News uzun süredir çıkan öğrenci haberleri dergisi. Bilkent Dergi de mezunlarla iletişim için düzenli olarak çıkıyor ve bu türden süreli yayınlar kurumsal aidiyet ve kimlik oluşturmak açısından çok olumlu ve önemli. Yayın kurulunda gönüllü olarak çalışan öğretim üyeleri ve gönüllü yazarlık yapan öğrencileriyle örnek olacak girişimler. 

 

Olumsuz etkisi olan olaylara da rastlanıyor. Genel olarak, dışardan bir tehdit veya ideolojik aşırılık durumunda fazlaca abartmadan ve sakince önlem alınarak sorunun çözülmesi ise, olumlu bir tutum olarak düşünülebilir.

 

İlk yıllarda bizim fakültede daha sıklıkla olmak üzere bomba ihbarları olurdu. Alarmlar çalar, bina boşaltılır, aranıp temize çıkınca tekrar doldurulur ve ihbarın o gün yapılacak bir sınava hazır olmayan bir öğrenci tarafından yapıldığı düşünülürdü. Hatırladığım kadarıyla sadece bir kez büyük bir teyakkuz oldu, tüm üniversite boşaltıldı, herhalde dışardan gelen bir tehdit veya ihbar nedeniyle çok ciddiye alınmıştı. Dersler kesildi, herkes sakin bir şekilde okulu terketti, epeyce trafik yoğunluğu oldu, ancak panik olmadı. Genelde soğukkanlı davranıldı bu tür durumlarda. 

 

____________

 

Tekil bir olay da, devletin üst kademelerinden emekli olmuş birisinin kısmi zamanlı olarak verdiği derse korumasıyla gelmesi ve korumanın silahlı olması nedeniyle yaşanan tehlikeli durumdu. Koruma görevlisi bir tehdit hissedip silahını çektiği ve ortamda çok sayıda öğrenci olması nedeniyle tehlike yarattığı için bu kişi tekrar ders için davet edilmedi. Sanırım bu daha sonrası için de bir uyarı oldu.

 

Son yıllarda sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, üst kademe yöneticilerin fazla irdelemeden Tweet’ler atması, tepkisel yanıtlar vermesi kurum imajına zarar verecek tavırlar olduğu gibi öğrenciler için de olumsuz örnek oluşturuyor. Özellikle, bir dönem Bilkent secrets (daha önceki adı tidbits idi) adlı internet sitesi, utanç verici ve Bilkent’in yetiştirmeyi amaç edindiği öğrenci görünümünden çok uzak bir profil yansıtıyordu. İnternet çağında bu konuda yapılabilecekler sınırlı olabilir, ancak bu tür sitelerin taviz veya boşvermişlik nedeniyle tümüyle denetimsiz olması üniversitenin saygınlığına gölge düşürebilir.**** 

 

Bilkent’te okuyan öğrencilerin çoğu araba kullanıyor ve okula araçlarıyla geliyor. Öğrenci sayısı da, araç sayısı da yıllar içinde arttı ve tehlikeli araç kullanma ve park yeri sorunlarının önüne geçmek zorlaştı. Başlangıçta bu amaçla oluşturulan trafik komisyonu oldukça etkili çalışıyor ve hız sınırı ve park yasaklarına uymayanları cezalandırıyordu. Önceleri para cezası biçiminde iken, daha sonra puan sistemi ve eğitim zorunluluğu getirildi ve kanımca bu iyi bir gelişme idi. Trafik komisyonu üyeleri de, üniversitenin başka birçok komisyonunda olduğu gibi gönüllü ve özveriyle çalıştı. Ancak, son yıllarda özellikle park yeri konusu çözümsüz bir hal aldı, hatalı park için verilen cezaları ciddiye alan da azaldı. Toplumdaki genel gevşemeye paralel olmakla birlikte, bu Bilkent’te daha aşırı boyutta oldu çünkü para ödemeyi veya puan cezası almayı deyim yerindeyse takmayan bir grup oluştu. Buna karşılık, öğretim üyelerine ayrılmış olan az sayıda park yerinde yazılan bir kısım anlamsız cezalar tepki uyandırırdı, çünkü önerilere rağmen yıllarca bu konuda seçenek yaratılmadı. 

 

Başıma gelen bir trafik kuralı ihlali, bu konuda çok özenli davranmama rağmen çuvaldızı kendime batırmamı gerektirdi. Sadece bir kez arabamı başkasına teslim ettim, o da plakam düştüğü ve bölümdeki görevlilerden biri birkaç dakikada takacağını söylediğinde. Daha sonra arabayı yakında bulduğu bir boş yere park ettiği bilgisini vererek anahtarımı teslim etti. Çıktığımda, arabamın üstünde şuna yakın bir not buldum, ‘engelliler için ayrılmış yere park eden hocamız acaba bu davranışı için ne düşünüyor?’ Ceza da kesilmişti, tahminime göre notu bırakan kişi çok haklı olarak trafik birimine de şikayette bulunmuştu, gerçekten üzüldüm ve utandım. Her zaman çok özen gösterdiğim bir konu olduğu için bundan ders çıkarıp başkası kullansa da arabanın sorumluğunun, dolayısıyla hatanın bana ait olduğunu kabullendim.

 

___________________

 

Bir trafik konusu örneği de, mahremiyet ihlali ile ilgili. Bir ara, bir başka fakültedeki bir arkadaşım arayıp ‘listede adın var, hem de iki trafik cezasını ödememişsin’ dediğinde çok şaşırdım. Anlaşıldı ki, işin kolayına kaçan bir görevli biriken tüm cezaları listeleyip isimler herkese açık olacak şekilde tüm fakültelere yollamış. Kendi adıma, ceza aldığımdan haberim yoktu çünkü önceden hiçbir uyarı gelmemişti. Gelse bile, isimleri tüm üniversiteye açık ilan etmek saygısız bir davranıştı. Bu nedenle, o zamanki trafik komisyonu başkanına bir mesaj yazarak, cezadan habersiz olduğumu ve istenirse her konuda e-mail yazılabilecekken, hatta verilen ceza üniversite girişinde araç sahibine görevli tarafından iletilebilecekken bu durumun anlamsız olduğunu vurguladım. Aldığım cevap cezaların web sayfasında görülebileceği şeklinde oldu, yani arada bir ‘trafik ihlali yapmış mıyım acaba?’ diye araştırmak sorumluluğu da bize aitti, yoksa açıkça ifşa edilmeyi hak ediyorduk. 

 

Bu tür tavırlar her dönemde aynı değil elbette, daha çok gönüllü olarak üstlendiği bir görevi, otorite ve iktidar arayışına dönüştüren kişilerle ilgili, dolayısıyla genel bir tutum değil. Yine de, mahremiyet gibi kişisel haklar konusunda özenli olunması gereken ilk yer üniversite olmalı.

------------------------------

Yaz dönemlerinde bir çok kez dekanlık ve bölüm başkanlığına vekalet ettim. Sakince çalışmayı imkansız kılan pek çok inşaat işi de bu sıcak dönemlere rastladığı için, boş binada kapı-pencere kapalı çalışmak ne kadar olabilirse o kadar, ki ayrılmamdan birkaç yıl öncesine kadar klimalı bir ofisim yoktu. Bir ara, bölüm başkanlıklarının ofislerine klima takılırken ‘neden ortak bir mekana taktırıp sıcak günlerde hepimiz yararlanmıyoruz?’ diye sorduğumu ve bu dileğin de başka birçokları gibi dikkate alınmadığını hatırlıyorum, yani klimalı ofiste oturmak uzun süre bir ayrıcalık olarak kaldı.

** Bunun pandemi ve son ekonomik kriz döneminden önce yazıldığını belirteyim, yani durumun bundan sonra daha iyiye gitmesi beklenemez.

*** Davranışsal mekanlar (behavioral setting) yıllarca öğrettiğim çevre psikolojisinde önemli bir kavram. Kısaca, mekanların davranış normları oluşturduğunu ve çoğunlukla buna göre tasarlandığını ifade ediyor (Barker, 1968).

**** Bu siteden birbirlerine hakaret yağdırdıkları için haklarında disiplin soruşturması açılan öğrenciler nedeniyle haberim oldu ve düzeyi hakkında daha fazla yorum yapmayı gereksiz buluyorum.

 

Kaynak

Barker, R. B. (1968). Ecological psychology. Stanford, CA: Stanford University Press.

figure 3.jpg
figure 6.jpg
bottom of page