top of page

 

BANA BİR HARF ÖĞRETENİN

 

Öğrenmeye giden yolun meraktan geçtiğini söyledik, yani öğrencilerin merak etmedikleri konuları öğrenmesini beklemek anlamlı değil, merak ettikleri konuların sayısı sınırlı ve çoğunlukla üniversitede ders diye anlattığımız konulardan farklı. Bir de, iletişim teknolojilerindeki gelişmeler nedeniyle öğrenmenin aldığı yeni biçimler var; öğrenciler artık ilgilendikleri konulardaki en güncel bilgiyi enformal eğitimle – kurumlar dışında ve çoğunlukla internet üzerinden – alıyorlar. Bu bilgilerin güvenilirliği ve kalıcılığı konusuna girmeden, formel – okulda ve öğretmenin anlattığı biçimde- eğitim ve bu yolla öğrenmekten farkına işaret etmekle yetinelim. 

 

En temel fark, sürecin ana aktörünün değişmesi; öğretmen ve o kürsüye çıkıncaya kadar arkasında olan program, içerik ve yöntem yerine öğrencinin - öğrenici demek de mümkün, çünkü bu yolla öğrenmek için öğrenci olmak zorunlu değil – ana aktör olması  (Laurillard, 2007, s. 170). Bu gelişmenin öğrenme sürecindeki eski yapıyı ve ilişkileri değiştirmesi kaçınılmazdı ve değiştirdi de. Şimdilik formel eğitimle sınırlı kalmak üzere varolan üniversite eğitiminin durumuna bir bakalım. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şekil 1. Öğrenme Tarzları ve Döngüleri (Kolb ve Kolb, 2013, s.17)

 

Bireylerin Şekil 1’de gösterilen 9 adet öğrenme tarzından birisine veya bazılarına daha yatkın olduğunu düşünürsek, öğrencileri bu açıdan değerlendirmeden standard bir biçimde eğitmeye çalışmanın doğru olmadığını da anlayabiliriz. Daha ileri gidersek, farklı öğrenme tarzlarına yatkın öğrencilerin aynı disiplinlere yönlendirilmesinin, aynı meslekleri seçmeye zorlanmasının ve aynı eğitim ortamında, aynı araçlarla eğitilmesinin yanlış olduğunu söylemek mümkün. Bu konuda çok ayrıntılı analizler geliştiren Kolb ve Kolb (bkz. 2013, s. 191-211) kişilerin hangi öğrenme tarzına daha yatkın olduğunu çeşitli testlerle saptayarak kendilerine uygun disiplin seçimi ve öğrenme yöntemleri konusunda bilgilendiriyor. Örneğin, gözlem ve sezgiye dayalı hayal etme yaratıcılığı desteklerken, analiz ve sistematik düşünme soyut kavramlaştırmaya yardımcı oluyor. Bu iki tarz öğrenmenin farklı olduğu ortada, ayrıca iki değişik tarzda öğrenen kişilerin farklı alanlarda çalışarak daha başarılı ve mutlu olması da beklenir. Bu alanların neler olabileceği sorusu bir sonraki aşama, ancak bu konuda da çalışmalar var. 

 

Bununla birlikte, teknolojinin hayatımıza bu kadar girmediği dönemlerde bile öğrenciler için ilginç olan veya olmayan konular vardı. Benim eğitimci olarak deneyimim, derslerde öğrenilmesi istenen konuların, bölümden bölüme ve öğrenciden öğrenciye değişmekle birlikte genelde ilginç bulunmadığı ve dersten geçer not almayı sağlamak için öğrenildiği yolunda. Çalıştığım fakültedeki öğretme pratiğinin en ağırlıklı parçasını oluşturan stüdyolar, eğitimin çoğunlukla birebir ve yüzyüze verilmesi ve öğrencilerin fikir üretmesine olanak sağlaması nedeniyle daha ilginç bulunurdu, uygulamalı derslerin bir öğretme yöntemi olarak daha az sıkıcı ve etkin olduğunu düşündüren bir gözlem bu. Stüdyo dersleri dünyada ve ülkemizde birçok üniversitede tasarım ve mimarlık dallarında ders programının temelini oluşturan ve öğrencilerin hocalarıyla iletişim içinde uzun süreler geçirdiği dersler. Çoğunlukla büyük mekanlarda ve birden fazla hocanın katılımıyla yürütülürler ve öğrencilerin dönem boyunca kendi projelerini geliştirmelerini amaçlarlar. Bu dersteki çalışmaların temelinin, bölümlerin programında yer alan diğer derslerde oluşturulması amaçlanmakla birlikte uygulamada bunun her zaman gerçekleştiği söylenemez.

 

Öğrencilerin hepsinin tek tip öğrenmeye yatkın olmadığı ve görerek, yaparak veya dinleyerek, okuyarak öğrenen öğrenci tipleri olduğunu gösteren pek çok araştırma var. En çok başvurulan kaynaklardan birisi olan Kolb ve Kolb (2013), 1970’lerden beri geliştirmekte olduğu Öğrenme Stilleri Envanteri (Learning Style Inventory - LSI) adlı bir ölçme sistemi aracılığıyla bireylerin öğrenme sürecine ilişkin bilgi üretiyor. En basit haliyle söyleyecek olursak, kişilik ve çevresel etkilerin farklı kültürlerde ve disiplinlerde öğrenme süreciyle etkileşimlerini anlamaya çalışarak, tüm bireyler, toplumlar ve disiplinler için öğrenme süreçlerinin aynı olmadığını vurguluyor. Özetle, bir mühendislik öğrencisinin öğrenme tarzı, sosyal bilimcininkiden ve sanat öğrencisinden farklı, onlar da kendi aralarında farklı. Kolb ve Kolb (2013) bunun birçok disiplini ve örnekleri kapsayan ayrıntılı bir dökümünü veriyor. Yaratıcılık ve öğrenme becerisi ve hızı da değişken ve her öğrencide aynı değil. Bunların bilinmesi ve eğitim programlarına uygulanması, öğrenme sürecinin verimli olabilmesi için gerekli. Amaçlanan verimlilik, standart bir eğitim anlayışı ile sağlanamıyor.

 

Yine çeşitli araçlarla ölçülmeye çalışılan zekanın da farklı türleri var. IQ en çok bilinen tür, son yıllarda duygusal zeka (emotional intelligence-EQ) da gündeme gelmeye başladı. Kısaca ele alırsak, IQ analiz ve problem çözme yeteneği ise, EQ da sosyal becerileri ve iletişim yeteneğini gösteriyor. İdeali, ikisinin dengeli olması, ama durum çoğunlukla böyle olmuyor. 

 

Harvard’da eğitim profesörü olan Howard Gardner tarafından 1983’te geliştirilen çoklu zeka teorisi, 8 tür zeka tanımlıyor;

  • Dil zekası (kelime yatkınlığı)

  • Mantıksal-matematik zeka (sayı/akıl yürütme yatkınlığı)

  • Mekansal zeka (görüntü yatkınlığı)

  • Vücut ve duyusal zeka (vücut bilinci)

  • Müzik zekası (müzik yatkınlığı)

  • Kişilerarası ilişkiler zekası (insan yatkınlığı)

  • İç dünya zekası (kişisel yatkınlık)

  • Doğacı zeka (doğa bilinci)

 

Gardner’a göre, IQ testleri yalnızca ilk iki zeka türüyle ilgili ve bu eğitim açısından kısıtlayıcı bir durum.

 

Fazla bilimsel dayanağı olmasa da, yazar ve gazeteci Thomas L. Friedman tarafından önerilen merak katsayısı (curiosity quotient),  IQ düzeylerinden bağımsız olarak kişilerin öğrenmeye motive olmasını ve konuları ilginç bulmalarını sağlayan bir etken. Bu, kendi gözlemlerim arasında da yer alan bir olgu, yıllar boyunca meraklı ve meraksız birçok insan tanıdım ve bunun çevreden etkilenebilen bir kişilik özelliği olduğunu düşünüyorum. İlgi duymak ve göstermekle aynı şey olmasa da, ilginin öncülü olarak düşünülebilir, yani meraklı olmak daha temel bir özellik.

 

Anlamlı öğrenme nedir?

 

Bu kadar kaba bir özetten bile öğrenme pratiği üstüne genellemeler yapmanın doğru olmadığı anlaşılabilir. Peki, standart bile olsa öğretme biçiminin derslere gösterilen ilgi üstünde etkisi yok mu? Elbette var, bu durumda öğrenmenin ve sürecin niteliğine bakmak gerekiyor. Uzmanlar iki öğrenme yönteminden sözediyor; ezbere dayalı (rote) ve anlamlı (meaningful), derste bulunup veya kitabı okuyup gayret ettiği halde hiç öğrenemeyen bir grup öğrenci de var, ama onu şimdilik dışarda tutalım (Mayer, 2002). Ezberin amacı not alıp dersi geçmek iken, anlamlı öğrenme yeri gelince hatırlanıp kullanılmaya, analiz yapmaya ve hatta yaratıcılığa olanak veriyor. Bu nedenle de, her tür eğitimde, özellikle de üniversite eğitiminde amaçlanan anlamlı öğrenme olmalı. Aslında hangi öğretim elemanına sorsanız – formüllerle çalışılan dallarda bile – ezberin istenen birşey olmadığını söyler ve önemli olanın formüllere anlam kazandırmak olduğunu öne sürebilir. Halbuki öğrencilere, bolca söze ve yazıya dayalı dersleri ‘ezber dersi’ diye tanımlayıp içeriğe pek de önem vermediklerini baştan belli ederler. İşin doğrusu, bazı öğretim elemanları da, derslerini bu nitelemeyi hakedecek biçimde yürütürler. Çalıştığım fakültede olduğu gibi tasarım ve çizim derslerinin ağırlıklı olduğu bölümlerde, en çok zaman alan dersler stüdyo biçiminde tasarlanmıştır ve genel not sistemi içindeki payları da diğer derslerden yüksektir. Örneğin, son olarak çalıştığım Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarlığı bölümünde stüdyolar haftada 10 saat olarak verilirken, diğer dersler 3 veya 4 saatlik birimler halinde verilmekteydi. Derslerin dönem notuna etkileri de, bu saatlerle orantılıdır. Stüdyolarda dönem boyunca araştırma, çizim ve tasarıma dayalı bir çalışma yürütülür ve her stüdyoda birden fazla öğretim elemanı görev yapar, notlama için dışardan davetli bir grubun da katıldığı jüri değerlendirilmesine başvurulur. Bu süreç, kendi başına öğretici olması beklenen, eleştiriye ve gelişmeye açık ve öğrenciyi meslek pratiğine hazırladığı için dünyada ve Türkiye’de pek çok üniversitede benimsenmiş bir süreçtir. Hatta, öğrencilerin kendi aralarında ve birbirlerinden öğrenmesi de teşvik edilir, yani diğer derslerin çoğundan beklenmeyen, hatta olması istenmeyen bir yardımlaşma söz konusudur. Notlanan, her öğrencinin özgün projesi ve dönem boyunca gösterdiği gelişmedir ki, bu da kolaylıkla kopya çekilemeyecek kadar kapsamlı olduğundan böyle bir durum olsa bile, saptanması diğer derslerde olduğundan daha kolaydır. Dolayısıyla, stüdyolar anlamlı öğrenmenin en gerekli ve hatta kaçınılmaz olduğu derslerdir.

 

Hocaların ezberi bozulmazsa

 

Bu noktada, birey olamama/oldurmama konusuna değinmem gerekiyor. Aileye bağımlılıktan kurtulamamış, her davranışı için onay alması beklenen öğrenciler, stüdyo gibi yaratıcılık ve özgünlük gerektiren bir derste bile, dersin hocalarına bağımlı olmayı istemekte ve onların her dediklerini yapınca not alacaklarını düşünmektedirler. Hocaların bir kısmı, bu tavrı onaylamadığı için öğrencileri çözümleri kendilerinin bulması yönünde teşvik ederken, diğer bir grup ise ‘sahte ebeveynlik’ rolünü benimseyerek, kendi fikirlerini uygulayan öğrencileri olumlu değerlendirir ve yüksek not verirler. Böylelikle de, kendilerine hayran olan - bazen de annesinden/babasından korktuğu gibi korkan - bağımlı bir öğrenci grubu yaratırlar. Bu durum, bazı öğrenciler arasında hoşnutsuzluk yaratsa bile, dersi geçmek zorunlu olduğu için genelde not kaygısı ağır basar. Sonuçta, ezberin en olmayacağı bir derste, bu sefer hocanın ezberi bozulamadığı için öğrenciler kendi fikirlerini oluşturmak yerine, söyleneni olduğu gibi kabul ederek onaylanmayı tercih ederler.

Kendini fazlasıyla beğenen bazı hocalar, nasıl ebeveynler çocukları için en doğrusunu biliyorsa, öğrenciler için en iyisini bildiğini düşünüyor ve konuları kendilerinin araştırıp bulmalarına izin vermiyor. Bu bir bakıma kısır döngü, çünkü eleştiri ve özeleştiri nedir bilmeden üniversiteye kadar gelmiş olan birçok öğrenci için bu bildikleri tek davranış biçimi. Araçları ve nasıl ilerlemesi gerektiğini öğreterek, gerisini ondan bekleyen hocalarını yardımsever bulmuyor, onlar tarafından sevilmediklerini düşünüyor ve hatta onlara küsüyorlar. 

 

Sadece bilgi dağarcığını genişletmek ve bunları öğrencilere aktarmak iyi bir eğitici olmak için gerekli olsa da yeterli değil, özeleştiriye açık olmak, gerektiğinde hatayı kabul etmek, özür dilemek bütün ilişkilerde olduğu gibi öğretmen-öğrenci ilişkisinde de karşılıklı olmalı. Bir günü bir gününe uymayan birisi kadar, yıllar içinde hiç değişmeyen, bilgisini arttırsa da, ilişkiler hakkında öğrenmeye kapalı olan kişiler de bu rollere uygun değil ve öğrencileri onların huyuna gitmek zorunda bırakıp ‘mış gibi’ yapmaya zorluyorlar. Dedikleri aynen yapılmazsa not vermeyecek olanlar veya sayılmaktan ziyade korku duyulduğu için yanına yaklaşılamayanlar sisteme zarar veriyor. Kişilik veya deneyimsizlik nedeniyle eğitmenliğin başlarında bu şekilde davrananların, süreçte öğrenmemesi durumu daha da zorlaştırıyor. Bu sanırım sosyal bilimler, tasarım, mimarlık ve planlama gibi dallar için özellikle geçerli çünkü bu dallardaki eğitim konuları birbiriyle bağlantılı ve daha karmaşık ele alınmayı gerektiriyor. Tek bir çözüm ve tek bir doğru yol yok, birşeyi doğru yaparken diğer bir boyutunu yanlış yapma ihtimali yüksek. Dolayısıyla, öğrenciden de özgün bir yaklaşım bekleniyor. Bunu, bu dersleri veren öğretim elemanları anlamazsa, çoğunlukla mühendislerden oluşan üniversite yönetiminin anlamasını beklemek iyice zorlaşıyor.

 

Bu tavırlar, akademik düzeyle ilişkili olmak zorunda değil, daha çok kişisel zayıflıklardan kaynaklanıyor. Yani, üniversitede bilim üretimine katılmakla doğrudan bir bağlantısı yok, zaten verilen derslerin doğrudan öğretim üyelerinin araştırma konularıyla bağlantılı olması da, fazlasıyla ideal ve oldukça sınırlı bir durumdur. Araştırmacılık deneyiminin eğitime katkısı olabileceği gibi, onu zora da sokabilir. Bilimsel araştırmalarını sürdüren bir akademisyenin, ders verdiği konulardaki güncel bilgisi nedeniyle daha başarılı bir eğitmen olacağını gösteren araştırmalar varsa da, bu ilişkinin yüksek lisans öğrencileri için daha geçerli olduğu öne sürülüyor (Martin, 2012). Benim kişisel deneyimim de böyle oldu. Akademik bilgi birikimim ve ilgi alanlarım genişledikçe lisans üstü öğrenciler için donanımım artarken, tüm ilköğretim hayatı boyunca her konuyu doğru, yanlış ya da tek seçenek mantığı içinde ele almaya alışık olan öğrencilere bilgisi daha geniş, bu anlamda kafası karışık görünen birisinin verdiği dersleri kavramanın zor geldiğini gördüm. Elbette, bilginizi aktarırken düzeyi ayarlamak elinizde ve her konuyu daha basit ve anlaşılır anlatmak mümkün, ancak bunun sığlaştırmak pahasına yapılmaması için de uğraşmak gerekiyor. Dönem sonlarında öğrencilerin standart formları doldurarak yaptığı ‘hoca değerlendirmesi’ açısından bu çabanın olumsuz etki yapmasını göze almak gerekiyor; çünkü öğrenciler bu tür dersleri zor, bu dersleri verenleri anlaşılmaz diye değerlendiriyor. Öğrenimlerine çok katkısı olmasa da, kolay diye niteledikleri dersleri ve suyuna gittiklerinde not aldıkları hocaları ise olumlu değerlendiriyor. Elbette, bu bir kural değil ve öğrenmeye meraklı öğrenciler için durum farklı olsa da, bu gruptaki öğrencilerin sayısı her yıl biraz daha azalıyor. 

 

Zor durumlarda ikilemde kalmak

Bir de, oldukça trajik olan psikolojik problemli öğrencilerin durumu var: aile veya çevre baskısı nedeniyle istemedikleri bölüme girdikleri için depresyonda olanlar, derslerde veya jürilerde kasılıp kalan veya bayılanlar olduğu gibi, durduk yerde ağlamaya başlayanların yanında, daha ağır travma örnekleriyle de çalıştığım sürede birkaç kez karşılaştım. Öğrenci olarak sınıfa, stüdyoya girmeleri arkadaşları ve çevreleri için tehlike yaratabilecek bu çocukların nasıl olup da denetimsiz bırakıldığını anlamıyorum. Bunun da ötesinde, gerek ailelerinin, gerekse üniversite yetkililerinin bunda bir sorun yokmuş gibi davranmasını aklım hiç almadı, hala da almıyor. Bu düşüncelerimin ayrımcılık olarak algılanabileceğini biliyorum, ancak ayrımcılık olmasın diye toplum için tehlike yaratacak durumlara göz yummak kabul edilemez. Nitekim, sinirlenip ortalığı kırıp döken, arkadaşlarına saldıran örnek olduğu gibi, ağır ilaç etkisi altında okula yollanıp ne konuştuğu, ne yaptığı anlaşılmayan örnek de oldu. Burada, eğitici olarak ahlaki bir ikilemle karşılaşıyor insan; hem diğer öğrencileri, hem kendini tehdit altında hissederek korumakla, ciddi problemli çocukların zarar görmeden gözetim altında tutulmalarını sağlamak. Benim karşılaştığım örneklerde hiç birşey yokmuş gibi davranılması en olmayacak tutumdu bence. Bu durumlarda, diğer öğrencilerin çoğunun, bu arkadaşlarını kolluyor olmaları bir anlamda sevindirici, ama olası tehlikenin ne kadar farkında olduklarını bilmek zor. Uzak durmaya çalışanlar varsa da, destek olmak isteyen daha çok oluyor. Tabii, birlikte not alınmasını gerektiren grup çalışması durumlarında onların yükünü diğerleri taşıyor. Öğretim elemanı açısından ise, birşey öğretemediğini bile bile uğraşmak zaman ve emek kaybı. Anlaşılması zor olan, eğitmenleri bu çocukları diğerleri ile aynı değerlendirme sistemi içinde değerlendirmeye zorlamak. Hem adil, hem de mümkün olmadığı için bu yanlış bir beklenti. Bu öğrencilerin başka bir kategoride sayılıp hak ettiklerinden fazla not verilmesi de, diğer öğrencilerin hoşuna gitmiyor ve adalet anlayışını zorluyor. Ayrıca, kendileri açısından da bir yanılsama yaratıyor, mezun oldukları takdirde yapacakları konusunda nasıl bir beklenti oluştuğunu bilmiyorum. Toplum ve aileler açısından sorunları ertelemekten başka birşey ifade etmeyen üniversite eğitim dönemi, ayrıca birçok risk ve yük getiriyor. Bu konuların özel uzmanlık gerektirdiği ve yardım alınması gerektiği kesin olduğuna göre, bu çocukların en azından Bilkent gibi bir üniversitede psikolojik destek alması ve ailelerinin buna ikna edilmesi sağlanabilir. Çoğu üniversitede olduğu gibi Bilkent’te de öğrenciler için psikolojik destek birimi var ve birçok öğrenci bu hizmetten yararlanıyor, ancak burada sözettiğim durumlar daha özel ve farklı önlemler almayı ve ayrı bir uzmanlık gerektiriyor. Kanımca, bu durumda ailelerin de psikolojik destek alması önem taşıyor.

 

Öğrencilerle ilişkide sevgi ve saygı boyutu

Öğrencileri sevmek konusu yine son yıllarda oldukça sık rastladığım bir konu ve aslında öğretim üyelerinin öğrencileriyle ilişkilerini profesyonelce yürütememesinden kaynaklanan bir tarafı var. Ortak verilen derslerde, öğrencilerin ders notları hakkında konuşurken bile, söylediklerine itiraz eden öğrencileri olumsuz değerlendiren hocalarla tartıştığım oldu. Bir ilişkide sevgi devreye girerse, sevmemek de mümkün, nefret etmek de. Öğrencilerle hocaların ilişkisi duygularla yürütülürse, bu durum bir anlamda gücü elinde bulunduran hocanın değerlendirmesine de yansıyor ve eşitlik duygusu zedeleniyor. Daha önemlisi, kendi değerlerini hiç sorgulamayan hocaların yetiştirdiği öğrencilerin de onlardan farklı olması beklenemez, yani farklılığa hoşgörüsü olmayan bir kuşak yetiştirme tehlikesi var.  

Dersteki uygunsuz bir davranışları nedeniyle kızdığım öğrencilerim dersten sonra gelip ‘hocam, bizi niye sevmiyorsunuz? Halbuki biz sizi çok seviyoruz’ deyince ancak şöyle yanıtlayabildim. ‘Ben sizin tarafınızdan sevilmek değil, sayılmak istiyorum, sizi de öncelikle saymak isterim, sevgi ilişkimizin olmazsa olmazı değil’. Tavrımı olumsuz algıladıklarını ve nedenini anlayabiliyorum, ancak onlara saygı duyan, söylediklerini dinleyen, eleştiren ve eleştirilerini kabul eden öğretmenlerin hayatlarına, kendilerini sadece sevenlerden daha büyük katkı yapacağına olan inancım değişmiyor. 

 

Saygı kavramı yerine sevgiyi kullanmak sorunlu, çünkü nesnel olması gereken bir ilişkiyi öznelleştiriyor. Tüm bireyler arasında geçerli olması gereken saygılı davranışlar, sevgi bağlamında önemini yitiriyor. Herkesin birbirini sevmesi gerekmez, sayması ise düzgün toplumsal ve kurumsal ilişkiler için zorunludur. Profesyonel ilişkilerde saygı bir önkoşul ve öğretmen-öğrenci ilişkisinde de durum aynı, bu ilişkiye sevgiyi empoze etmek gerekmiyor. Aynı kapsamda, bazı öğrencilerin hocalarını, ebeveynleri veya akrabalarıyla özdeşleştirmeleri bir baskı unsuru olarak işlev görüyor ve bununla sorunu olmayan hocaların varlığı nedeniyle, sevgi ilişkisi kurmaya çaba harcamayan hocalar katı, anlayışsız, vs. sıfatlarla anılıyor, bazen de onlardan korkuluyor. Oysa ki, bir hocanın öğrencilerine eşit davranması ve adalet anlayışını koruması üniversitede örnek oluşturmak ve profesyonel hayata hazırlamak açısından önem taşıyor. Hoca-öğrenci ilişkisinin profesyonel olması da bunu gerektiriyor.

 

Öğrencileri özendirmek: “Sizin yerinize geçeceğim”

Bilkent’te çalıştığım 30 yıllık sürenin çoğunda - 20 yıldan uzun – lisansüstü ders verdiğim için bu konuda da birkaç not yazmak istiyorum. Özellikle ilk yıllardaki öğrencilerimin bir kısmı sonradan meslektaşım ve arkadaşım oldu, bu gurur duyduğum birşey. Beklentilerim de başlangıçta daha yüksekti, bu biraz da karşılıklı oluşan bir dinamik; beklentiler karşılandıkça insanı daha fazlasını istemeye yüreklendiriyor. Öğrencilerimi zorlamakla ve bazılarını da süreçte üzmekle birlikte, çıkardığımız iyi ürünleri buna bağlıyorum. Çalışmaları aynı nitelikte sürdürmek zamanla zorlaştı, sanırım biraz da akademik hayatın cazibesini yitirmesi ve gençleri heveslendirememesi bunda etkili oldu. Başarılı öğrenciler değişen oranlarda olmak üzere her zaman vardı, sonradan ne yapmak istediğini bilen ise hep daha az oldu. Burada hoşuma giden ayrıksı bir örneği vermek istiyorum.

 

Yüksek lisans sırasında çok başarılı olan öğrencilerimden birisi, lisans eğitimini de aynı bölümde bitirmiş ve benden daha önce ders almıştı. Hatta, danışmanı olarak beni ve tez konusunu seçerken de, o dersin konularından etkilenmişti.  Bu da sağlıklı ve hocayı sevindiren bir yöneliş. Çok hevesli ve çalışkan, aynı zamanda sabırsız bir öğrenci olduğu için, dersleri ve tezi konusunda görüşmek konusunda bazen fazla ısrarcı olabiliyordu. Çabasına saygı duymakla birlikte, başka programlarım da olduğunu anlatmaya çalışıyordum,. Bir kez uğradığında, çalışmalarını bitirdikten sonra ne yapmak istediğini konuşurken, ‘doktoramı yapıp döneceğim, sizin yerinize geçeceğim’ demişti. O zaman ‘buna daha çok var’ diye düşünüp gülmüştüm ve sevimli de gelmişti. Sonuçta, doktorasını yurtdışında başarıyla tamamlamasından ve gittiği üniversitede öğretim üyesi olmasından da gurur duydum. Dönseydi ne olurdu bilmiyorum, ama sonradan bambaşka bir kariyer seçerek beni tekrar şaşırttı. 

 

Bu kadar açık belirtilsin belirtilmesin, yaptığım işe ve yaşam biçimime özenen öğrenci yetiştirmekten her zaman gurur duydum, onların başarılayla gururlandım. Bence bu sevgiden çok saygı gerektiren bir ilişkinin ürünü. 

 

Eğitimde Teknoloji Etkisi

 

Gelelim eğitimin teknolojiyle desteklendiği ve çoğunlukla karışık bir eğitim tarzını içeren yeni dönemlere. Yüksek lisans tezini daktiloda yazmış, doktora sırasında aradığı makaleleri internet henüz olmadığı için yurt dışından ısmarlayıp posta beklemek zorunda kalmış, yayınladığı makaleleri basılı kopya halinde ve postayla gönderip aylarca sonuç almayı beklemiş ve ders anlatırken slaytlar ve slayt makinası peşinde koşmuş birisi olarak teknolojinin sağladığı olanakları görmezden gelecek değilim elbette. Sadece, görünümü hoş, ama içi boş ürünlerden fazlasıyla gördüğüm için teknolojinin nasıl ve ne için kullanıldığının ne kadar önemli olduğunun altını çizmek istiyorum. Eğitimin öncelikle içerikle ilgili olduğunu, geri kalan herşeyin araç olduğunu belirtmek yeterli diye düşünüyorum. Bununla araçların önemsiz olduğunu değil, içerikten daha önemli olmadıklarını kastediyorum. Benim deneyimimde, iletişim ve bilgisayar teknoloji geliştikçe öğrenciler örneğin sunum yaparken renkli, süslü ama içerik olarak anlamsız grafikler, tablolar kullanmaya başladılar. Bu durumlarda, sundukları veya buldukları şeyin ne anlama geldiğini sorduğumda öğrencilerin çoğunlukla şaşırdıklarını ve yanıt veremediklerini gördüm. Ödev ve sunumları görsel olarak son derece gözalıcı yapabilen, ama anlatması gereken şeyleri anlatamayan çok sayıda öğrenci var.

 

 Bilkent’te 2000’lerin ortalarından başlayarak sanki dünyada ilk defa böyle bir yöntem kullanılıyormuş gibi sunulan ve bildiğim kadarıyla o dönemde bir çok üniversitede kullanılan moodle adlı sistem, tüm boyutları göz önüne alınmazsa olumlu olduğu kadar olumsuz etkileri de olan bir araç.* Bu sistem öğrencilerle iletişimin internet üzerinden yapılmasını ve ödev ve notların sistem üzerinden verilmesini sağlayan bir bilgisayar programına dayanıyor. Garrison ve Kanuka (2004), yıllar önce eğitimde teknolojinin kullanımını ele alırken çevrimiçi eğitimle yüzyüze eğitimin birlikte kullanılmasının  yeni bir eğitim anlayışı gerektirdiğini ve bu durumda içeriğin de tekrar düşünülüp kurgulanması gerektiğini vurgulamışlar, aradan geçen sürede bu konudaki çalışmaların arttığı kesin olduğuna göre, bunlardan yararlanmak zorunlu hale geliyor. Eğitimde köklü değişiklerin bir günde yapılması beklenemez, yani bu konudaki kararları alırken temkinli ve hazırlıklı olmak gerekiyor. Moodle benzeri araçların kullanımı eğitimin içeriğini doğrudan etkilemese bile, öğrencilerle iletişimin eğitimin bir parçası olduğu mutlaka dikkate alınmalı. Ayrıca, teknolojik araçlarla gelen kolaylıkların uzun dönemde içeriği sığlaştırmak gibi bir etkisinin olabileceği de düşünülmeli.

 

İletişim teknolojilerindeki son 10-15 yıllık gelişmeler, kanımca anlatma/dinleme pratiği açısından genelde olumsuz oldu. Özellikle akıllı telefonlarına yapışık yaşayan bir kuşağın üniversite öğrencisi olmasıyla 50 dk. herhangi bir konuyu dinleyecek kimse kalmadığı gibi, derste mesajlaşmayla veya sosyal medyayı izlemekle meşgul oldukları için eskaza da olsa dersten birşey kapmaları olasılığı iyice azaldı. Belki de öteden beri elle yazma, not alma pratiğini sevdiğim için yokolmasına en üzüldüğüm noktalardan birisi de, defterin kalemin yerini telefonların alması oldu. Tahtaya yazılanları not almak yerine telefonla fotoğrafını çeken öğrencilerin sayısı artınca, bir derste buna değinerek yazmanın, konunun akılda kalmasını kolaylaştırdığını, öğrenmeye yardımcı olduğunu ve yazdıkça bilgi birikiminin adım adım oluştuğunu ve bunu destekleyen araştırmalar olduğunu söylediğimde bir öğrencimin sorduğu sorunun eğlenceli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. ‘Siz tahtaya yazdıkça, biz de parça parça fotoğrafını çeksek o zaman olur mu?’ Tabii, biraz da şaka yollu sorulmuştu soru, ama düşünmeden edemedim, belki de olur, deneyeni olduğunu görmedim.

 

Teknolojinin kötüye kullanımı ve bunları önleme çabaları

 

Bu arada, teknolojinin kötüye kullanımı örnekleri arasında ödev ve sınavlarda kopya çekmek gibi sorunlar eğitimi zorluyor, sürekli karşı önlem almayı gerektiriyor. Son zamanlarda öğrencilerin, hocaların internet hesaplarına girmeyi başarması nedeniyle, kişisel hesaplara girerken ek şifreler yollanmaya başladı.

 

Burada bir notu da, telefon kullanımını sınırladıklarını veya yasakladıklarını sanan meslektaşlarım için düşmek isterim; benden duymuş olun, bu mümkün değil. Artık saatlerin bile akıllı olduğunu düşünürsek, telefonu yasaklamak, hatta bu yolla kopya çekilmesini önlemek imkansız hale geldi. Bir olası çözüm, dersliklerde internet bağlantısının en azından sınavlarda kesilmesi – ki, bu teknolojik olarak mümkün – öğrencilerin haklarını ihlal eder gerekçesiyle üniversite yönetimi tarafından uygun görülmedi, belki buna karşı yasal bir engel de olabilir.** Sınavlarda öğrencilerin telefonlarını toplayan hocalar olduğunu da biliyorum, bu umutsuz bir çaba, çünkü ikinci bir telefon veya elektronik saat gibi araçlar hep olacak. Asıl uygunsuz olan ise, öğretim elemanlarının bu konuda kendilerini yalnız hissedip polisliğe soyunmaları. 

 

Aşağıda vereceğim daha yakın tarihli örnek, bu konuda moralimi bir başka açıdan bozdu, çünkü yönetici konumdaki birisinin gençlerin telefon bağımlılığına çözüm olarak gördüğü ve uyguladığı yöntem, üniversitenin yönetim kademelerinin de zamanın ruhuna teslim olduğunu gösteriyor.

 

Bu yönetici, araştırmalar gençlerin 12 dakikada bir cep telefonlarına bakmak istediklerini gösteriyor diye, derste her 12 dakikada bir elini kaldırıyormuş, böylece telefona bakma izni veriyormuş, bir süre sonra tekrar elini kaldırınca telefonlar kapatılıyormuş. Bölümlerinden birisi İletişim adını taşıyan fakültemizde bunu bana anlatırkenki tavrı, sadece ayrıcalıklı bir kesimin bildiği gizli bir bilgiyi aktarır gibiydi. Üniversite eğitimi güdümlü olunca, gençlerin mezun olduktan sonra kendi kararlarını vermeleri de zorlaşıyor, bunun farkında olmak önemli. 

 

Burada, derslerde ve özellikle bizim fakültede olduğu gibi öğrencilerle yüzyüze çok zaman geçirilen stüdyolarda öğrencilerin telefonla dersi veya tasarımla ilgili eleştirileri kaydetmelerinin yarattığı bir başka soruna dikkat çekmek gerekli. Öncelikle, bunun izin alınmadan yapıldığı durumlar tam bir hak ihlali ve çoğu öğrencide izin isteme kavramı oluşmamış durumda. Bunun dışında asıl sakınca, kaydedilen konuşmanın doğallığını kaybetmesi, hatta anlatanda gizli bir sansür mekanizması gelişmesi; bu elbette daldan dala değişen bir durum ve sosyal bilimler ve tasarım gibi güncel örnek ve politikalarla ilişkisi olan konuları anlatanlar için çok daha fazla geçerli. İçinde bulunduğumuz korku kültürünü ve insanları suçlu ilan etmenin kolaylaştığını düşününce bunun bir risk oluşturduğu ortada. Üstelik, ders amacıyla yapılan bir kaydın sonradan farklı amaçlarla kullanılmayacağının hiçbir garantisi yok.

 

İkinci bir sorun ise, yine öğrenciye verilen tavizlerle bağlantılı olarak karşılıklı mahremiyet sınırlarının aşılması ve her saatte hazır ve nazır olma beklentisi, ki bu son yıllarda hocanın zamanını daha fazla istila eden bir görünüm arzediyor.  Bir derste otururken başka dersin ödevini yapan, sisteme yükleyen, dersle ilgisi olmayan herhangi birşey izleyen öğrenciler olabiliyordu, pandemi döneminde bunlara evinde, fiziksel olarak görünmeden derse katılan öğrenciler de eklendi.  Özellikle zorunlu olarak internet üzerinden eğitim yapılan bir dönem yaşandıktan sonra, hem geleneksel yöntemlere geri dönmek, hem de yeni yöntemin getirdiği uzaktan da her an ulaşılabilir olmak beklentisinden vazgeçmek zor olacaktır. Yeni kuşakların hızlı iletişime ne kadar hazır ve açık olduğu bilindiğine göre, karşılıklı mahremiyet ihlallerine hazırlıklı olmak gerekeceğini tahmin etmek zor değil. 

 

Üniversitede teknolojik araçların ve becerilerin kötüye kullanılması örnekleri çok. Kopya çekmek dışında, derslerde hocaları ve diğer öğrencileri kaydederek dalga geçmek, bunları yayarak mahremiyet haklarını ihlal etmek, bunların farkında olduğu için ders veren kişilerde kaygı yaratmak ve doğrudan üniversite sistemindeki boşlukları kötüye kullanmak, idari ve akademik sistemlere internet üzerinden müdahale etmek sık rastlanan olaylar arasında. Düzenin yasaklarla sağlanmasından çok ikna edici ve tartışmaya açık eğitimlerle sağlanması için çalışmak üniversitelerden beklenmesi gereken temel işlevlerden birisi olmalı. Öğrencilerin eğitim teknolojilerini doğru amaçlarla kullanmaları da öğretilmesi gerekenler kapsamında yer almalı. 

 

Cep telefonu kullanımındaki artış ve telefon bağımlılığı küresel bir sorun. Cep telefonunun tüm toplumu etkilediğini biliyoruz, internette kısa bir arama ‘telefon bağımlılığı’ konusunda tüm dünyanın dertlendiğini ve çözüm aradığını gösteriyor. Özellikle gençler, sokakta yürümeyi, yüz yüze sosyalleşmeyi unutacak kadar bağlılar telefonlarına. Bunu görmezden gelmek veya önlemeye çalışmak yerine yapılması gereken, durumu kabullenip teslim olmaktan ibaret olmamalı. Tüm dünyada eğitim kurumları bu konu üstüne düşünüp çözüm üretmeye çalışıyor, bunlar izlenip değerlendirilmeli ve eğitimciler polislik yapmak zorunda bırakılmamalı. 

İnternet bağımlılığın da psikolojik bir hastalık haline geldiği tüm dünyada kabul ediliyor ve bu bağımlılık için terapi yöntemleri geliştiriliyor. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için Feindel (2019)’a bakılabilir.) Durumu bu şekilde kavramanın önemi büyük, çünkü ancak tedavi amaçlandığında olan durumu kabullenip ona uygun davranmanın da, yasaklamanın da çözüm olmadığı anlaşılır. Benim vereceğim örnek yine derste yaptığım bir denemeden olacak. 

 

Öğrencilerle aramdaki kuşak farkı arttıkça onların bakış açılarını anlamak için onlara bazen dersle doğrudan ilgisi olmayan konularda sorular sorarım.*** Bu dersin ilk gününde de, yanıtları anonim kalacak şekilde şunu sordum; ‘dersten çıktığınız andan itibaren geçerli olmak üzere, tüm teknolojik ve iletişim araçlarını kaybetmek yerine ellerinizden birini vereceksiniz deseler, hangisini seçerdiniz?’ Düşünmeleri için de epeyce süre verdim. O gün sınıfta olan 15 kişiden sadece 2’si elini vermeye razı oldu diye de sevindim, çünkü daha önce yakın çevremdeki gençlerle yaptığım denemelerde elini verenlerin oranı daha yüksek olmuştu. ‘Hangi el?’ diye soran oldu, ‘teknoloji varsa yeniden el yapabiliriz’ diyen de. Bizim kuşaktan kimsenin elini teknoloji ve iletişim araçları uğruna feda edeceğini düşünemediğim ve ancak filmlerde göreceğimiz şeyler gerçekleşiyormuş gibi geldiği için ürktüm doğrusu.  

 

Uzaktan eğitim kalıcı olursa?

 

Ders anlatma biçimlerindeki değişimlerin ani yapılması ve içerikten çok yeni teknolojik araçların kullanılmasına önem verilmesi, başlangıçta çağın gereklerine ayak uydurmak gibi görülebilir ve üniversitelere rekabet yarışında öne geçme fırsatı verebilir. Unutulmaması gereken, bu değişikliklerin eğitim ve öğrenme biçimleri hakkındaki bilimsel bilgilerle beslenmesi ve akademik kadronun donanımının güçlendirilmesi, hatta öğrencilere de teknolojinin ne amaçla ve ne biçimde kullanılacağının net olarak açıklanması, beklentilerin belirtilmesi. 

 

Bilkent’in uzaktan eğitim altyapısının birçok üniversiteye göre daha gelişmiş olduğu ve gerek öğretim elemanlarının, gerekse öğrencilerin donanım ve olanaklarının yeterli olduğu, uzaktan eğitimin zorunlu hale geldiği pandemi döneminde net olarak ortaya çıktı. Her disipline aynı biçimde uygulanamayacağı kabul edilerek, bu konuda çalışmalar yapıldığını da izledim. Yine de herkesin – Bilkent öğretim elemanları ve öğrencilerinin de - teknolojiye aynı düzeyde uyum sağladığını varsaymak doğru olmaz. Her geçiş döneminde, yeni eğitim tarzı ve araçlarının olumlu katkılarının yanı sıra, olumsuz etkileri de değerlendirilmeli ve acele kararlar verilmemeli. Bu kararların uzun dönemli etkileri olacağı gözden kaçırılmamalı. 

 

Artık birçok üniversitede yeni bir ders anlayışı geliştirmenin kaçınılmaz olduğu düşünülüp tartışılıyor. Bilkent de bu konuda çaba harcıyor ve son zamanlardaki kurum içi eğitim seminerlerinin bu konuya yoğunlaştığı da gözleniyor.  Yakın dönemin özelliği, doğal olarak eğitime teknolojinin entegrasyonu ile yakından ilgili. Bu kendi içinde anlamlı bir çaba, tek sorun araçların içeriğin önüne geçmesi olabilir. Değişen sadece teknolojik araçlar olursa üniversite eğitiminin toplumun ve gençlerin değişen beklentilerini karşılamakta yetersiz kalması şaşırtıcı olmaz. Değişik araçların birlikte kullanıldığı ders programlarının bir anlayış değişikliği gerektirdiği ve eğitim üzerindeki çeşitli etkilerinin ölçülmesinin zorunlu olduğu uzun zamandır vurgulanıyor (Garrison ve Kanuka, 2004). Bu konudaki tartışmaların eğitimden beklentiler üstüne yoğunlaşması ve üniversite eğitiminin meslek sahibi olmaya indirgenmesine karşı önlemler alınması gerekiyor. Yüksek öğretimin amacının iş gücü eğitimi ötesinde gerçek dünyaya hazırlık olması gerektiği çokça söylenmekle birlikte, bunun ne anlama geldiği ve hangi araçlarla sağlanabileceği konusundaki tartışmalar özellikle hızlı küresel dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde oldukça zayıf kalıyor (Davidson, 2017). Dünyadaki gelişmeler ışığında, genel olarak formel eğitimin, özelde de üniversite eğitiminin öneminin/etkisinin azaldığını söylemek mümkün. Bunun iki temel nedeni var: eğitim araçlarının ve yöntemlerinin çağın gerisinde kalması nedeniyle yeterli ilgiyi uyandırmaması ve öğrencileri belli – göreceli olarak uzun - sürelerde sınıfa toplamanın anlamını büyük ölçüde yitirmesi.****

Martin (2016), İngiltere örneğinden yola çıkarak üniversitenin değişen yapısı ve anlamını özetlerken bizim için de geçerli olan pek çok etkene değiniyor. Merkeziyetçi yönetim anlayışındaki artışı, büyüyen ölçek ve rekabete bağlayarak, önemli konularda fakülte ve bölümlere danışmak yerine, tek yönlü ve çoğunlukla email aracılığıyla bilgi aktarmanın alışkanlık haline geldiğini söylüyor. Bu dönüşüm Bilkent için de geçerli, üst yönetim tarafından değil tek tek elemanların, bölüm başkanları ve dekanların bile görüşü sorulmadan birçok karar veriliyor ve bildirimde bulunuyor. Halbuki, uzaktan eğitim ve bununla ilgili iletişim yöntemlerinin birbirine bağlı olduğunu hesaba katmak ve değişen araçlarla uyumlu kurallar ve dili de geliştirmek gerekiyor. Diğer bir deyişle, eğitime kurum içinden başlamak ve öğrencilerle uzaktan iletişimin temellerini doğru atmak önem kazanıyor.

------------------------------
* Tam da o sırada üniversitenin ders programı geliştirme komitesinde çalışmakta olduğum için, bu konuda akla gelen soruların yanıtları üstünde fazla kafa yorulmadığını şahsen gözlemledim. Buna rağmen, bu tür araçların kullanımı peşinen kabul edilerek online eğitimin – en azından yüzyüze dersle karışmış olarak – yararları ve nasıl kullanılacağı üstüne yol gösterici kitapçıklar yazılmaya ve seminerler düzenlenmeye başlandı. Örnek olarak, 2019’da düzenlenen Educational Technology Use: Experiences at Bilkent University" (Eğitimde Teknoloji Kullanımı: Bilkent Üniversitesi Deneyimleri) adlı seminer verilebilir. Seminerde, moodle kullanımına whatsapp ve cep telefonunun eklendiğini görüyoruz. Bu seminerde, öğretim elemanları olumlu deneyimlerini paylaşmaya davet ediliyor, seminerlere katılmadığım için olumsuz deneyim paylaşan olup olmadığını bilmiyorum. Özellikle eğitimde cep telefonu kullanımıyla ilgili görüşlerimi birçok başlık altında ele aldığım için burada değinmeyeceğim.
** Bu noktada, pandemi döneminde uzaktan yapılan sınavlarda kopya önlemi olarak öğrencilere ayna yollanması olayının haklar açısından nerede durduğunu sormadan edemem.

*** Son yıllarda, örnekteki soruyu da aldığım, Gregory Stock’un (2013) The Book of Questions kitabındaki düşündürücü sorulardan çok yararlandım.
**** 2011-2012 akademik yılında New York Üniversitesi’ni (NYU) ziyaretim sırasında derslerin en azından bir bölümünün uzaktan yürütülmesi konusu tartışılıyordu. Arizona Devlet Üniversitesi’nde (ASU) çalışan bir akademisyenden dersini tümüyle internet ortamında yaptığını da duydum. Türkiye’de ise, pandemi döneminde bile yüz yüze eğitim yapılan durumlar oldu, buna yapılan itirazlar medyaya yansıdı.

Kaynaklar
 

Davidson, C. N. (2017) The New Education: How to Revolutionize the University to Prepare Students for a World in Flux, New York: Basic Books.

 

Feindel, H. (2019) İnternet Bağımlılığı: Bağımlılar ve Aileleri için El Kitabı, İstanbul: İletişim. (2015).

 

Garrison, D.R. ve Kanuka, H. (2004) Blended learning: Uncovering its transformative potential in higher education, Internet and Higher Education 7, s. 95–105.

 

Kolb, A.Y. ve Kolb, D.A. (2013) The Kolb Learning Style İnventory- version 4.0 A Comprehensive Guide to the Theory, Psychometrics, Research on Validity and Educational Applications, Experience Based Learning Systems, Inc. (uploaded in 2016)

 

Laurillard, D. (2007) Pedagogical forms for mobile learning: framing research questions, Mobile learning: towards a research agenda, içinde, Pachler, N. (Der.) London: WLE Centre, IoE, s. 153-175.

 

Martin, B. R. (2016) What’s happening to our universities? Prometheus, Critical Studies in İnnovation, 34:1, s. 7 – 24.

 

Martin, B. R. (2012) Are universities and university research under threat? Towards an evolutionary model of university speciation, Cambridge Journal of Economics, doi:10.1093/cje/bes006

 

Mayer, R. E. (2002) Rote Versus Meaningful Learning, Theory into Practice, 41(4), s. 226-232.

 

Stock, G. (2013) The Book of Questions, New York: Workman Publishing.

bottom of page