B(LOG):
Bilkent’te 30 Yıldan İzlenimler
15
SONSÖZ YERİNE
Buraya kadar aktarmaya çalıştığım konuların çoğu açık uçlu, bunları sonuçlandırmak söz konusu değil. Yine de, değişik bölümlerde ele aldığım düşünceleri özetleyerek bitirmek isterim.
Geniş anlamıyla üniversitenin anlamı üstüne düşünmeden bugünün açmazlarını çözmek mümkün değil. Bugün geldiğimiz noktada bu tartışmaya üniversite kavramının oluşumundan başlamak fazla yarar sağlamıyor. Doğal olarak, değişen dünyayla birlikte öğrenme ve eğitim kavramları da değişiyor, üniversiteler de değişime ayak uydurmak zorunda. Ancak, şu çok temel soruyu sormadan geçemeyiz; ‘üniversitede ne öğrenilir?’ Bilgi diyenlerin yanı sıra, bilgiyi edinme yöntemleri diyenler de haklı. Ancak, her durumda öğrenme ve dolayısıyla merak etme, her türlü eğitimin temelini oluşturuyor. Merak etmeyen, sınıfta olduğunu kanıtlamak için devam çizelgesine imza atması gereken, gerekmese sınıfa hiç gelmeyecek olan öğrencilere öğretmek zor. Bu sorunu çözmek için atılan adımlar artık eğitimin özüne değil biçimine ilişkin, daha önce öğrencinin ezberlemeden ve anlayarak öğrenmesini amaçlayan yöntemler konuşulurken, artık yeni öğrenci profiline uygun ve onların beklentilerine teslim olan bir anlayış söz konusu. Ezbercilik ve anlayarak öğrenmek tartışması geçmişte kaldı, her şeyin eğlendirici ve kolay olmasını bekleyen kuşaklar yetiştikçe bu sorun artarak sürecek.
Kendi çalışma/işgörme alanında (jurisdiction) irade kullanamayan eğiticilerin, öğretmen ve ebeveynlerin, irade kullanacak insanlar yetiştirmesi mümkün değildir. Üniversitenin amaçları arasında yer alması gereken düşünen, yaratan ve toplumsal sorumluluk üstlenen bireyler yetiştirmek varolan yaklaşımla lafta kalmaya mahkum. Hayatını başkalarının belirlediği bir gündelik rutin içinde yaşayan öğrencilerden, okuldan ayrıldıktan sonra karar verici olmaları istenemez, istenirse de kararlarına güvenilemez.
Üniversite eğitiminin gençlere meslek sahibi olmaları için gereken becerileri kazandırmaktan öteye gitmesi gerektiği çoktandır dünyanın gündeminde. Cathy Davidson (2017) yeni üniversitenin görevini gençleri ‘dünyaya hazırlamak’ olarak tanımlarken, geleceğin gittikçe artan belirsizliklerle dolu olduğunu ve gençlerin başetme kaygılarının her geçen gün arttığını söylerken haklı bir noktaya değiniyor. Meta olarak eğitimin yalnızca iş bulmak için araç olarak algılanması ve üniversitelerin sürekli artan rekabet ortamında öğrenci çekmek için bu anlayışa prim vermesi ciddi bir sorun.
Öğrencinin müşteri olarak görülmesi tartışması yeni değil, bize özgü de değil. ‘Parasıyla değil mi?’ mantığı birçok durumda ciddiyeti bozan, öğrenmeyi önemsizleştiren, kurumlara ve öğretenlere saygıyı azaltan bir etki yapıyor. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir sorun değil, ama bizde de böyle düşünenlerin sayısı az değil. Bu durum, Bilkent’in kuruluşundan beri süregelen ve özellikle de, düşük puanla ve ücretli olarak girilen bölümlerde geçerli. Bilkent kurumsal ciddiyetiyle ve eğitime verdiği önemle bu sorunu büyük ölçüde aşmışken, toplumdaki genel bozulmadan da etkilenerek geri adımlar atmaya başladı; en temel olarak da, öğrencilerin taleplerini herşeyin üstünde tutarak ve herhangi bir karşıtlık durumunda öğretim elemanlarını yalnız bırakarak. Eskiden ciddiyetle ele alınan disiplin suçlarının, özellikle de eğitimin ciddiye alınmasında önemli rolü olan kopya çekme veya intihalin ve öğretim elemanları ve diğer öğrencilere saygısızlığın yeterince ciddiye alınmadığı bir ortam oluşmaya başladı. Bunu söylerken sadece polislik ve cezayla düzenin sağlanamayacağına olan inancımı bir kenara koymuş değilim, dolayısıyla bir taraftan da, eğitimin ahlaki boyutları konusunda düşünmeye ve tartışmaya devam etmek gerektiğini tekrar vurgulamak isterim. Yaptığı işe ve içinde bulunduğu ortama saygı duymayan bireylerin, topluma nasıl yararlı olacağı sormamız gerekenler sorular arasında olmalı.
Yönetim anlayışı kaba genellemelere dayalı kurumların, ne kadar doğru ilkelerle yönetilirse yönetilsin, özellikle yeterince anlamadığı ve bu nedenle kapsayamadığı konulardaki değerli istisnaları gözden kaçırması kaçınılmaz oluyor. Performansın sürekli sayısal göstergelerle ölçülmesi, çok sayıda vasat iş yapanların, az sayıda kaliteli iş yapanın önüne geçmesine yol açıyor. Kaliteli işin nasıl anlaşılacağı sorusu kesinlikle sorulması ve yanıtlanması gereken bir soru: elbette, bu noktada her konuda aynı yönetici kadronun karar verici olması önemli bir kısıtlama. Üç - beş puandan ibaret değil, puantiye olmalı bir akademisyenin dünyası; sayısız olmalı, bütünü parçalarının toplamından ibaret olmamalı. Yoksa üniversitelerde üretim, başka birçok kurumda olduğu gibi göstermelik kalır.
Kuşkusuz üniversitelerin bugün içinde bulunduğu durum çok değişkenli bir denklem gibi; bu kitapta anlatılanların çoğu, belki de hepsi bir kurumun sınırları dışına taşan etkenler ve dönüşümlerle ilgili. Bilkent Üniversitesi bir kurum olarak kurulduğu günden bu yana çok yol aldı, bu yolun sıradanlığa evrilmesine üzülüyorum. Kanımca, bunda en büyük rolü, zamanın ruhuna uygun olarak kararların tek makamda toplanması, diğer kademelerdeki yöneticilerin de sorunları yukarıya havale etmenin rehavetine kapılmaları oynuyor. Üniversitede yöneticilik zorunlu bir görev değildir ve o pozisyonda olanların kendilerine sorumluluk yükleyen görevleri ve elemanlarına hesap verme zorunluluğu vardır. Yani, ‘yukarısı böyle istediği için’ yeterli bir açıklama değildir, özellikle de tüm görev bundan ibaret hale gelirse. Bir kurumda çalışanların çoğu için çalışmak bir zorunluluk olabilir, dolayısıyla koşullara rağmen çalışmayı sürdürmek anlaşılabilir, ama bir yönetici için bu mazeret geçerli değildir, en azından ben çalıştığım 30 yıl boyunca yöneticiliği kabul etmeyince veya bırakınca işini kaybeden kimseye rastlamadım. Sonuçta, ‘bir yönetici hangi tutumlara onay veriyorsa kendi görüşü de o doğrultudadır’ demek pek yanlış olmaz. Değilse, o konumda bulunmama seçimi her zaman vardır.
Karşıtlıklar üstünden düşünmeye alışmış bir toplumda yaşadığımız için gözden sıkça kaçan bir nokta var; İlhan Tekeli’nin (2003) ‘kronikleşmiş üniversite sorunu’nun nedenlerinden birisi olarak gördüğü ‘üniversite ve üniversite öğretim üyelerinden beklentinin yüksekliği’, yani ‘ideal üniversite’de çalışan ‘idealize bir öğretim üyesi’ anlayışı ki, bu, yıllar boyunca gözlediğim toplumsal bir hayal kırıklığına da yol açıyor. Yakın çevremden, üniversitelerin bile bir şey yapmadığı, sesini çıkarmadığı durumlarla ilgili, Bilkent özelinde ise, ‘zaten Bilkent’ şeklinde başlayan serzenişler duyduğum çok oldu. İçinde bulunduğumuz dönemde bu konuda üniversite ayrımı yapmak için pek dayanağımız kalmadı, hemen hepsi aynı tepkisizlik – umutsuzluk mu demeli – çarkına kapıldı. Son zamanlardaki tepkileriyle ön plana çıkan Boğaziçi Üniversitesi ile tepkilerini geleneksel olarak dile getiren ODTÜ ayrı tutulabilirse de, genel olarak herkesin sadece kendi işine bakmasının ‘hayırlı’ olacağı bir ortam oluşturuldu.
Girişte yazarken etkilendiğim kitaplardan söz etmiştim, yine çok etkilendiğim iki kitaba değinerek bitirmek istiyorum. James Hollie (2005) hayattaki en önemli yolculuğumuzun kim olduğumuzu, kim olmak istediğimizi keşfetmek için yapılan olduğunu öne sürüyor. Ele aldığı kişisel bir dönüşüm süreci, konumuzla bağlantısı açısından eğitim aracılığıyla nasıl insanlar yetiştirmek istediğimiz sorusunu buna ekleyebiliriz. Basit bir gönderme yapacak olursak, artık genelde gözetleme amacıyla kullanılan aynayı önce kendimize çevirmemiz gerekiyor. İkinci olarak da, Onur Eylül Kara’nın (2019) ‘minör siyaset’ anlayışının yaşadığımız her ortam için önemini ve gereğini vurgulamak isterim. Her ne kadar bir oluşum veya inisiyatifle ilgili olsa da, ‘minör siyasette insanların ortak düşü kendi iradelerine, potansiyellerine, eğilimlerine ve değerlerine uygun bir şekilde yaşamaktır ‘ (s. 45) ifadesine yürekten katılıyorum. Başlıklar arasında yer verdiğim ve içini doldurmakta zorlandığım için sonradan vazgeçtiğim dayanışma kavramını günlük yaşam siyasetine dönüştürmek için üniversite uygun bir ortam, yeter ki ‘öğrenilmiş çaresizlik’i kırmanın ve amaç ve sonuç temelli dayanışmanın stratejileri geliştirilsin.
Birçok kez belirttiğim gibi, sonuç almak isteyen ve çalışanlarından bu kadar çok şey bekleyen kurumlar durağanlıktan ve kötülerin içinde iyi olmaktan beslenmemeli. Sorumluluk almalı, basiret göstermeli, karar verip arkasında durmalı. Bunun için de, sakin, sağduyulu ve ileri görüşlü bir yönetim anlayışı gerekiyor. Bunu yaparken çalışanlarından kopmamayı, şeffaf ve paylaşımcı olmayı hedeflemeli. Kurum olmak bunu gerektirir, üniversite çalışanlarının bu tavrı hak ettiğini düşünüyorum. Bir de, nerede yaşadığını bilmek, yani ‘ayakların yere basması’ ki, üretimin bir anlamı olsun.
Öğrencilerin algısı ve saygısı ise, onların her istediğini anında yaparak değil, ancak kurumsal ilkelere bağlı kalarak sağlıklı bir şekilde gelişebilir. Çocuğunu kendi ayakları üstünde duracak şekilde yetiştirmeye çalışan ailelerin ve severek yapacağı bir meslek edinmeyi amaçlayan gençlerin varlığına olan inancım sürüyor. Onlar da, sistem karşısında çaresiz hissettikleri pek çok durumla karşılaşıyorlar. Deneyimlerim bana insanların kendileri için en uygun yolu bulmalarının belli bir zamanı olmadığını gösterdi. O yüzden meslek seçimi konusunda gençlere ‘sizi seçeni seçin, henüz bilmiyorsanız okurken mutlu olacağınız bölümü seçin’ diyeceğim. Ebeveynlere de ‘çocuğunuzu bu seçimi konusunda dinleyin ve ciddiye alın’ diyebilirim ancak. Yaşanacak olan onun hayatı, önünde sadece puanı tutuyor diye yaptığı işi sevmeden mutsuz geçireceği yıllar olmasın. Kişinin sevdiği bir konuda eğitim alması, sevdiği işi yapması çok önemli ve bunun önündeki en büyük engel ülkemizdeki üniversiteye hazırlık sistemi ile meslek seçme anlayışı. Hollis’in (2020, s.170) çok güzel ifade ettiği gibi ‘Kariyerimizi seçebiliriz, ancak yeteneğimizi seçemeyiz. Yetenek bizi seçer. Bizi seçeni seçebilmek özgürlüktür’. Okuduğu bölümü veya sonradan mesleğini değiştiren – ki, ben de bunlardan biriyim- veya eğitim aldığı mesleği hiç yapmayan üniversite mezunu sayısı az değil. İstemeden aile zoruyla, askere gitmeyi veya hayata atılmayı, kısacası karar vermeyi geciktirmek için okuyanları da eklersek, üniversite eğitiminden beklenen katkı iyice azalıyor. Bu hem ülkemizin kaynakları, hem de gençlerin mutlulukları açısından büyük bir kayıp. Mutlu olduğu bir işle uğraşan bireylerin, iş dışında da kendilerinden ve çevrelerinden hoşnut, olumlu kişiler olması çok daha olası. Çeşitli konumlarda çalışanlarla günlük hayatımızdaki zorunlu ilişkilerimiz gerçek durumun hiç de böyle olmadığını gösteriyor; asık suratlı, karşısındakini suçlamaya hazır insanlar çoğunlukta. Kişisel mutsuzluğun bedelini tüm toplum ödüyor. Bununla, elbette insanın sevdiği işi yapmasının bütün sorunları çözeceğini iddia etmiyorum; ekonomik koşullar, iş dışı ilişkiler, kişilik yapısı gibi birçok etken mutlulukta rol oynuyor. Sadece, uzun yıllar boyunca günün önemli bir bölümünde uğraştığımız işlerin bizi sıkmak yerine hoşumuza gitmesinin öneminden söz ediyorum. Neyi yapmak istediğimiz kadar, neyi yapmak istemediğimizi bilmek de gerekiyor.*
Okumaktan büyük zevk aldığım ve etkilendiğim birçok yazar var; bu anlatı açısından Norveçli yazar Dan Solstad’ın ‘Mahcubiyet ve Haysiyet’ romanı ve Amerikalı psikiyatrist İrvin Yalom’un ‘Becoming Myself’ adlı biyografisi çok ilham verici oldu. İlki, eğitime yabancılaşmanın hissiyatını, ikincisi de mesleğinde eğitim açısından öncülük yapmış bir akademisyenin deneyimlerini mükemmel aktardığı için. Ursula Le Guin, başka dünyalar hayal etmenin gittikçe zorlaştığı bu kısır dönemlerde, her zamankinden daha ufuk açıcı idi. Son olarak, John Williams’ın (1965) bir akademisyenin sıradan ve neredeyse patetik hayatını incelikle anlatan harika romanı Stoner’ı anmak isterim. 40 yıl aynı üniversitede ders verdikten sonra emeklilik konuşmasında tek söyleyebildiği ‘öğretmeseydim kim bilir ne olurdum?’ olan Stoner’ın hikayesi, belki de bu durumdaki birçok kişinin duygularını anlatıyor. Benim bu soruya bir yanıtım hep vardı; ‘öğretmeseydim, öğrenci olurdum’ ve zaten öğretirken de öyle olmaya çalıştım. Etkilendiğim kaynaklar, burada andıklarımdan fazladır; her durumda, düşünceler, idealler ve hataların sorumluluğu tamamen bana ait.
Son olarak, ele almaya çalıştığım olumsuz eğilimlerin akışına kapılmakla değil, direnmekle gelişebilecek bir tutum arayışı üniversitede değilse, nerede gerçekleşebilir? Her türlü karşılaştırmanın üstünde ve dışında olması gereken öz saygınlık böyle değilse nasıl sağlanabilir?
Bunlar karmaşık sorunlar ve çözümleri de çoktan seçmeli değil, açık uçlu. Bir bakıma, demesi kolay, yapması zor. Öyle, ama biz yine de merak edelim ki, öğrenmek için umudumuz olsun.
------------------------------
* Bu konuda vereceğim en iyi örnek Nanni Moretti’nin Papa olmak istemeyen din adamını anlattığı şahane filmi Habemus Papam (2011) olabilir.
Kaynaklar
Hollis, J. H. (2020) Yaşamın ikinci yarısında anlam arayışı: Sonunda gerçek anlamda nasıl büyürüz?, İstanbul: İletişim. (2005).
Kara, O. E. (2019) Yapabileceğimizi Yapmak: Minör Siyaset ve Türkiye Örneği, İstanbul: İletişim.
Solstad, D. (2016) Mahcubiyet ve Haysiyet, (çeviren Banu Gürsaler Syvertsen), İstanbul: YKY.
Tekeli, İ. (2003) Dünyada ve Türkiyede Üniversite üzerinde Konuşmanın Değişik Yolları, Toplum ve Bilim, 97, s. 123-143.
Williams, J. (1965) Stoner, New York: New York Review Books. (2003).
Yalom, I. (2017) Becoming Myself: A Psychiatrist Memoir, New York: Basic Books.