top of page

10

 

TEŞVİKTE HATA OLMAZ

 

Teşvik kelimesini günlük yaşamda pek fazla duymuyoruz, son yıllarda sıkça duyduğumuz biçimiyle de olumlu birşey olduğunu düşünemiyoruz, çünkü aklımıza hemen ‘kredi teşviki’, ‘teşvik indirimi’ gibi, ülke ekonomisinin halini açıklamayan – veya tam aksine ifşa eden - uygulamalar geliyor.

 

Teşvik yani yüreklendirme, geleneksel eğitim yöntemlerimiz arasında yer almıyor. Toplumumuzun ekonomideki kullanımı dışında, teşvikten çok suçlamaya ve baskıya yatkın olduğunu her düzeyde gözlemlemek mümkün. Aile konusunu ele alırken tartıştığım, çocuklara gösterilen hoşgörüyü, teşvikten çok şımartmaya yakın buluyorum, çünkü teşvik kişinin sorumluluklarını yerine getirmesi için yapılır, onun yerine işlerini yapıvermekle aynı şey değil. Ödüllendirme farklı bir konu, çünkü bir başarı ve haketmeyi gerektiriyor.

 

Çalışanlarına belirli bir otonomi sağlaması, üniversitede çalışmanın en önemli avantajlarından birisi olarak bilinir (Connell, 2019). Bu sadece akademik personel için geçerli bir durum, anlaşılır nedenlerle destek hizmetlerinde çalışanların böyle bir özgürlüğü yok. Bilkent’te akademik personelin zaman yönetimi açısından göreceli özgürlüğü var, derslerini ve üstlendikleri diğer görevleri aksatmadıkları sürece öğretim elemanlarının sürekli ofislerinde olmaları beklenmiyor. Türkiye’deki memur zihniyetiyle işleyen birçok üniversiteyle karşılaştırılırsa bunun önemi daha fazla anlaşılır.* Buna ek olarak, araştırma yapanların çalıştıkları konulara karışıldığına rastlamadım, öyle ki ‘kimseye zararımız dokunmuyor, istediğimizi söylüyoruz, üstüne para kazanıyoruz’ diyen John Williams’ın (1965) akademik romanının kahramanına hak verilebilir. Ancak, 30 yıl öncesindeki durumla karşılaştırınca, özellikle akademik dünyaya yeni adım atan gençler için durumun bu kadar basit olmadığını görmek zor değil. Gelişmelerin pek de içaçıcı olmadığı, gerek yayın yapma, gerek üniversiteye para kazandırma, gerekse ülkemizin politik ortamından kaynaklanan kişisel sansür gibi konular düşünülünce daha iyi anlaşılır. 

 

Bilkent’te yükseltme ölçütleri içinde en önemli yeri tutan yayın beklentisi dışında bir baskı yaşamadım. Bilkent, örnek aldığı üniversitelerde ‘publish or perish’ (yayın yap veya yok ol) diye özetlenen bu durumun Türkiye’deki öncülerinden sayılabilir. Bu da azımsanacak bir baskı değil, ancak akademik kariyer yapmanın katlanılabilir bir parçası ve yalnızca ders vermek için üniversitede çalışanlar bu baskıyı yaşamıyor ve çoğunlukla da anlamıyor. Yani, bir bakıma bile isteye bu yola giriliyor, yeter ki saptanan ölçütler net ve erişilebilir olsun.** Üniversitede çalıştığım süre boyunca hem yayın beklentisinin sürekli arttığını gözlemledim, hem de baştan beri belirsiz olan ölçütler daha da belirsiz hale geldi. 2010’da üniversitenin işleyişini değerlendirmek üzere yazılan raporda vurgulanan eksiklerden birisi olarak belirtilen bu belirsizlik giderilemedi, aksine ölçütlerin uygulanışı konusundaki belirsizlik ve güvensizlik arttı (Bilkent University, 2010). 2016 yılında bir düzenlemeyle ünvanlarda çeşitlilik yaratılmaya çalışıldıysa da katkısı sınırlı oldu, çünkü üniversite yönetimi bir anlamda kendi koyduğu zorlu süreçlerinden geçerek yükselenlerle, dışardan ünvanla gelenleri aynı kefeye koymuş oldu. Daha öncesinde başka bir üniversiteden profesör veya doçent olarak gelenlerin, ünvanlarını Bilkent’in kendi değerlendirmesinden geçerek tekrar kazanma zorunluluğu varken, bu uygulamayla sürece başvurmak istemeyenler için bir tür esneklik getirilmiş oldu (Bilkent Üniversitesi, 29 Şubat 2016).***

30 yıl boyunca ölçütlerin hiçbir dönemde net olarak belirtilmeyişi ve bir şehir efsanesine dönüşmesi bu konuda büyük sorun yaratıyor. Endeksli yayınlar ve küresel etkinin önemi sürekli vurgulanmakla birlikte, değerlendirme süreçlerinin şeffaf olmayışı gereksiz karşılaştırmalara ve beklentilere yol açıyor. Elbette, bununla ölçütlerin niceliksel olmasını önermiyorum, ne yazık ki genç akademisyenlerin çoğu sayı, puan gibi içerikle doğrudan ilgisi olmayan ölçütlerden söz eder hale geldiler. Benim netlikten kastım kesinlikle alandan bağımsız olarak saptanacak standart yayın sayısı veya etki faktörü (impact factor) sayısı değil. Bir adayı değerlendirirken hangi aşamalardan geçileceği, bunların yaklaşık süreleri ve karar mekanizmaları şeffaf olmalı, bu süreç beklenenden uzun sürdüğünde adaya gecikmenin nedeni hakkında bilgi verilmeli. Başarısızlık durumundaki açıklamalar da, sürecin hangi nedenle olumsuz sonuçlandığını ve aday tekrar başvurmak isterse neleri tamamlamasının beklendiğini içermeli, üstü kapalı ve dolambaçlı olmamalı. Bu konuda yetkili kişilerin olumsuz kararları bildirecek ve açıklayacak basiretleri olmalı, yaptıklarının doğru olduğuna inanıyorlarsa, açıklamayı doğru yapmak başvuran adaya bir saygı göstergesi.  

 

Dünyada olduğu gibi, bizdeki üniversitelerde de farklı bölümlerin eğitim pratikleri ve bunların gerektirdiği eğitim süreçleri ve becerileri farklı. Topluma katkıları ve piyasayla ilişkileri de öyle.  Bunları aynı kefeye koymak ve merkezi ve standart bir anlayışla yönetmeye çalışmak yerine denemeye, gelişmeye açık bir otonomi sağlamak gerekirdi. Bunun için, öncelikle yapılan bilimsel üretimin türünden bağımsız bir saygı ortamı gelişmesi gerekiyor, gelişemediğini birçok üniversite gibi Bilkent’te de gözlemledim. Burada söz ettiğim kişisel saygıdan farklı olarak, akademik çalışmalara alanından bağımsız olarak gösterilmesi gereken saygı; özellikle de tüm çalışmalara aynı akademik yükseltme ölçüt ve süreçlerini uyguladıktan sonra. Bilkent’teki tüm fakültelerin durumunu bilmiyorum, ama özellikle çalıştığım GSTM Fakültesi’nin, kuruluşundan beri dekanları tarafından da yeterli ilgi ve desteği görmediğini düşünüyorum. Öyle olunca, yükseltme süreçleri gönülsüzce yürütülüyor, bir bakıma kendi koyduğu kuralları yok sayamamanın getirdiği bir zorunluluğa dönüşüyor. Nitekim, son yıllardaki yükseltme süreçlerinde oyalama veya olumsuz kararlar arttı ve yükseltilme için başvurmayı düşünen adaylarda, hiçbir zaman yazılı olmayan ancak karineyle bilinen beklentilerin daha da yükseldiği veya yükseleceği izlenimi yaratıldı. 

 

Özellikle, çalıştığım fakültenin güzel sanatlar ve tasarımla ilgili olduğu baştan beri bilinmesine rağmen, bu konulardaki başarıların takdiri konusunda hiç hazırlık yapılmamış olmasının yanısıra, yapılmayacaksa bile basiretli bir açıklamanın yıllarca yapılamamış olması umut kırıcı. Bazı dönemlerde daha geniş bir perspektifle değerlendirme çabaları oldu, daha çok o dönem yönetimde olan kişilerin gayretiyle başlayan bu girişimler sürdürülmedi ve neredeyse başlangıç noktasına dönüldü.

 

Örneğin, bir yardımcı doçent yayınları ve etkisi açısından doçentliğe başvurmaya hazır olup olmadığı konusunda görüş sorduğunda dekanın yanıtlarının hepsi cesaret kırıcı; ‘başvur da diyemem, başvurma da’, ‘etki diyorsun ama, bak bakalım senden söz eden diğer makaleler nasıl söz etmiş, makalenden alıntı yapmışlar mı?’ ‘başvurup da doçent olamazsan ne yapacağını düşündün mü?’ Adayın dosyasını inceleyip gelişmesi için öneri yapmaktan çok farklı bir tutum sergileniyor.

 

Üniversitenin kuruluş ve genişleme aşamasına denk gelen bizim kuşak, sonradan gelenlere göre şanslı idi. YÖK tarafından bir fakültede olması gereken minimum öğretim üyesi sayıları belirlendiği için başlangıçta süreçte olanların yükseltme süreçleri göreceli olarak sorunsuz yürüdü. Bu durum anlaşılan dünyada da farklı değil, birçok üniversitede akademik kariyere yeni başlayanların işi çok zorlaştı, çünkü rekabet sürekli artıyor, iş arayanların sayısı da öyle (Connell, 2019). Bunun, piyasa koşullarında da iş bulması daha zor olan sosyal bilimcilere ve sanat dallarına olan etkisi kaçınılmaz olarak daha fazla oldu ve işveren olarak üniversiteler de bunu fırsat bilip bu dallarda düşük ücretle ve fazla ders yüküyle çalışan bir akademisyenler ordusu yarattılar.

 

Üniversitelerdeki durumu kısaca özetlersek öncelikle eğitim ve araştırmanın birlikte yürütülmesi beklenmekle birlikte, yalnızca eğitmen olan kesimle, akademik kariyer ve dolayısıyla araştırma yapanlar arasında keskin ayrımlar olduğu söylenebilir. Her üniversitede ilk grup ‘öğretim görevlisi’, ikinci grup ‘öğretim üyesi’ olarak tanımlanır ve akademik kanalda ilerleyenlerin araştırmacı kimlikleriyle ön planda olmaları beklenirken, diğerlerinin eğitim açısından başarılı olmalarına daha çok önem verilir. Bu iki kesim arasında ücret, ders yükü ve iş tanımları açısından farklar var; örneğin akademik yükseltme komitelerinde yalnızca öğretim üyeleri görev alıyor ve genelde diğerlerinden daha az ders veriyorlar. Bilkent özelinde diğer gruptakilerden bir ders eksik ders yükleri var, bu fark birçok üniversitede daha fazla. Benzer biçimde, özellikle YÖK’ün tanımlarına göre, sadece öğretim üyeleri bölüm ve fakültelerde yöneticilik görevi üstleniyor. Yani, öğretim üyelerinin ders dışındaki yükleri çok daha fazla. Üstelik, çalışanların tümü üzerindeki denetim çeşitli yollarla sürekli artıyor ve beklentilerdeki standartlaşma ile birlikte, çalışanlar kendilerini sürekli yönetime ispatlamak zorunda hissediyor. Yönetimin tavırları da gittikçe artan bir biçimde teşvikten çok baskıya dönüşüyor.

 

Ayrılmaya karar verdiğim dönemde, fakültenin dekanı, öğretim elemanlarını tek tek görüşmeye çağırarak, beklentilerini bildiren bir çeşit değerlendirme ve yönlendirme çalışması yapıyordu. Toplantılara, dekan yardımcısı ve çağırılan elemanın çalıştığı bölüm başkanı da davetliydi. Birden çok kişiden, görüşmelerin moral bozucu ve tek taraflı olduğu şikayetini duydum. Hiyerarşik yapı düşünülürse, bu durumun yargılama ve gözdağı verme olarak algılanması kaçınılmazdı, öyle de oldu. 

 

Aynı ölçütlerle değerlendirilen farklı dünyalar

Bilkent’te de, diğer birçok üniversitede olduğu gibi iki farklı dünya var; mühendislik ve diğer fakülte ve bölümler. Bunlar da kendi aralarında ayrı bir hiyerarşiye tabi. Örneğin, Mühendislik Fakültesi’ndeki bir öğretim üyesi ile İşletme Fakültesi’ndeki bir öğretim üyesinin ders yükleri ve ücretleri birbirinden farklı, GSTM Fakültesi’ndekilerin ders yükleri ikisinden de fazla, ücretleri de daha az. Akademik anlamda aynı yükseltme ölçütleriyle değerlendirilen öğretim üyeleri, bunları yerine getirirken farklı koşullarda çalışıyorlar, hem zaman hem de ücret yönünden eşitsizliğe uğruyorlar. Buna Bilkent özelinde bir de, yabancı, yerli öğretim üyesi ayrımını ekleyebiliriz; ücret farkları konusunda doğrudan bilgim olmamakla birlikte, yükseltme ölçütlerinin yabancılara eşit olarak uygulanmadığını birkaç kez gözlemledim. Bunun da ötesinde, özellikle sosyal bilimler üretimi açısından içerikle ilgilenilmediği için sayılara göre karar vermenin yanlışlığı zaten ortada. Yukarda sözettiğim 2010 tarihli değerlendirme raporunda bu konu da ele alınmış ve ‘niteliği değerlendirecek bir sistemin sadece niceliksel ölçütlere dayanarak yapılamayacağı’ açıkça belirtilmiş, ancak bu konuda da bir gelişme gözlenmiyor. Elbette, niteliksel değerlendirme ölçütlerinin geliştirilmesi zorlu ve zaman alıcı bir uğraş, bunun için ayrıca çaba gerekiyor. Ancak, bu çaba üniversitede harcanmayacaksa başka nerede harcanacak? İçerikle ilgilenilen ender durumlarda ise, ‘bunu ben de söylerim, ne olacak?’ diyen bir anlayış yaygın. 

Yayınların genelde İngilizce olması beklendiğinden buna destek olmak üzere anadili İngilizce olan bir editörden destek istenebiliyor ve bu hizmetin ödemesini üniversite üstleniyordu. Birkaç kez yararlandığım bu hizmeti yararlı bularak başkalarına da önerdiğim oldu, çünkü editör olarak sadece dile değil, yazıma, hatta içeriğe ilişkin yorumlar yapabilen eğitimli kişiler seçilmişti. Yani, bu yayın kalitesini arttıran son derece olumlu bir uygulamaydı. Son seferinde yazdığım(ız) makale uzun olduğu için editörlük ücreti yüksek bulunmuş olmalı ki, rektör yardımcılarından birisi beni, hem de mesai saatleri dışında arayarak nedenini soruşturdu. Bu davranış bir yandan güvensizliği yansıtıyor, bir yandan da nitelikle pek ilgilenilmediğini gösteriyor. ‘O kadar uzun ne yazdınız?’ diye sormak ister gibiydi çünkü.

 

İlk zamanlardan başlayarak, neredeyse 10 yıl öncesine kadar, öğretim elemanı olarak alınmış ve doktorasını tamamlayan herkesin yardımcı doçentliğe başvurma hakkı vardı ve hatta kendi örneğimde olduğu gibi teşvik ediliyordu. Sonradan bunun YÖK’ün fakülte tanımları ve talepleriyle ilgili olduğu anlaşıldı, çünkü her fakülte ve bölümde belli oranlarda öğretim üyesi gerekiyordu. Ancak, bu yol bir kez açıldıktan sonra doğal olarak başvuranların sayısı arttı ve bu yüzden de yıllar içinde çıta yükseldi. Daha sonra akademik kanaldan ilerleyebilmek için işe başlarken yardımcı doçentliğe başvurmak koşulu getirildi, yani içerden yükseltilme yolu kapandı. Bu da tam uygulanamadı, çünkü bu karar alındığında eski duruma göre başvurusunu yapmış olanlar mağdur oldu ve geri adım atılan örnekler oldu. 

 

Yakından izlediğim bir örnekte öğretim elemanının, atama ölçütlerini karşılamasına ve işe alındığı dönemde içeriden yükseltilmesinin mümkün olduğu o zamanki dekan tarafından belirtilmesine rağmen yardımcı doçentliğe atanma süreci 3 yıl sürdü. Bu süreçte üst yönetim – provost - tarafından adaya yapılan açıklamalar umut kırıcı olduğu halde, sonuçta yükseltme yapıldı. Bu süre kaybı ve atılan geri adım, genç bir akademisyenin akademik dünyaya ve Bilkent’e olan güvenini sarsmak oldu. 

 

Doçentlik Türkiye genelinde YÖK’ten alınması gereken bir ünvan, bu ünvan Bilkent’te doçent olmak için gerekli olmakla birlikte yeterli sayılmıyor ve üniversitenin ölçütlerine göre ayrıca yükseltme başvurusu yapmak gerekiyor. Her üniversitenin kendine uygun bir düzey belirlemeye hakkı var, bunda bir tuhaflık yok. Ancak belirlediği düzeyi açık ve tartışılabilir kılması ve başarısızlık durumunda adaylara açıklama yapmaya hazır olması gerekiyor. Sonuçta burada söz konusu olan, saygınlık iddiası taşıyan bir üniversitenin akademik kadrosuna olan tutumu. 

 

Profesörlüğe benimle yaklaşık aynı dönemde başvuran ve Mühendislik Fakültesinde çalışan tanıdığım iki kişi profesör oldu. İkisinin de atama süreçleri bir yıl civarında tamamlandı. Teorik olarak aynı parçalardan oluşan benim sürecimin tamamlanması ise 2.5 yıla yakın sürdü. Bu sürede hiçbir olumsuz uyarı gelmedi, sürecin hangi aşamasında olduğum ben sormadıkça bildirilmedi. Sorduğum ender durumlarda ise sorun olmadığı, yurt dışından gelecek olan referansların tamamlanmadığı gibi yanıtlar verildi. Bunun dışında, sürece ilişkin birkaç bürokratik hata da yapıldı. Bunları en son ve yine kendi talebimle görüştüğüm provosta**** anlattığımda, ‘bunların başka fakültelerde olmadığını’ söyleyerek üzüntüsünü dile getirdi. Sonrasında bu konuda olumlu adımlar atıldığını umuyorum. 

 

Sıkıntılarına rağmen benimkisi olumlu sonuçlanan bir süreçti ve en azından bu açıdan rahatlatıcı oldu. Bir de, başvuranların ikna edici yanıtlar alamadan ve uzunca süreler bekletildikten sonra reddedildikleri durumlar var ki, bunlar birkaç açıdan sorunlu. Fakültenin kıdemli elemanlarından birisi olarak, daha sonra yükseltme başvurusu yapan adayların büyük çoğunluğunun değerlendirme komitelerinde görev yaptığım için izlediğim örneklerden yola çıkarak, bu örneklerde gözlediğim ve başvuru sahiplerine haksızlık olarak gördüğüm noktaları özetlemek istiyorum.

 

Fakülte içi değerlendirme, yükseltme başvurularının ilk adımıdır ve adayın başvurusu daha sonra dekan ve provost ofisi tarafından ele alınarak değerlendirilir. Oldukça uzun süren – tüm örneklerde en az 1 yıl olmak üzere– değerlendirme sürecinin sonucunda başvurusu reddedilenlere gerekli açıklamanın provost tarafından yapılması beklenir, çünkü provost ofisi adayla ilgili tüm bilgilerin toplandığı birimdir. Gerek sürecin uzunluğu, gerekse yapılan açıklamaların yeterli olmayışı nedeniyle genç akademisyenlerin neyi hedeflemeleri gerektiğini bilemeden uğraştırılması ve yıldırılması doğru değil. Bu nedenle ayrılanlar olduğunda yerlerine aynı kalitede eleman alınabileceğine ikna olmak da zor. İkinci defa başvurmayı göze alanların da, ölçütler konusunda netlik olmayınca ellerinden tek gelen yayın sayısını arttırmak ve nicelik fetişizmini beslemek oluyor. 

 

Başvuruları reddedilince ayrılıp başka üniversitelerde iş bulanların hemen veya çok kısa süre içinde terfi ettiklerini söylemeye gerek var mı bilmem. Bu arada boşa harcanan emekler arasında, sürecin bürokratik kısmını yürüten idari elemanların ve değerlendirmeye katkısı olan birçok akademisyenin ayırdığı zamanı da saymak gerekir. 

 

Bilkent’te bu şekilde yükseltilmesi reddedilen birçok kişinin akademik düzeylerinin Türkiye’deki öğretim üyeleri ortalamasının hayli üstünde olduğu düşünülürse, genel akademik ortamın bundan zarar göreceğini tahmin etmek zor değil. Hem de, atamaları geciktiği için, bu adayları değerlendirecek olan üniversite dışından daha yüksek ünvanlı kişilerin düzeyinin onları değerlendirmeye yeterli olmayacağını ve belki de bu nedenle kendilerinden daha başarılı gördükleri bir aday hakkında nesnel olmayacaklarını düşünmek zor değil. Benim üniversite açısından öncelikli bulduğum sorun ise, bu elemanlar ayrıldığında yerlerine gelecek olanların, gidenlerin düzeyinde olmayabileceği ki, son yıllardaki gelişmeler de bunu gösteriyor. 

 

Yüksek öğrenimini ve/veya doktorasını yurt dışında ve Türkiye’de yapanlar Bilkent’te iki farklı sınıftan sayılıyor. Yurt dışı hiyerarşisi, derece alınan üniversitenin akademik dünyadaki saygınlığına bağlı olarak değişse de, yurt içinde saygın kabul edilen üniversite sayısı çok az ve bu ayrım yükseltmelerde, özellikle idari görevlendirmelerde belirleyici bir etken. Halbuki, Bilkent’in kuruluşu sırasında görev alan ilk öğretim elemanlarının büyük çoğunluğu, fiziksel olarak da komşusu olan ODTÜ kökenliydi ve bir kısmı artık ayrılmış olsa da, Bilkent kadrosu içinde eski ODTÜ’lü sayısı hala az değildir.*****

Sonuçta akademik yükseltme için tüm dallarda mühendislik ölçütleri geçerli sayılırken farklı ders yükleri olması bazı fakültelerde terfiyi zaten zorlaştırıyor, bir yandan da güçlükle kazanılan bu terfi ve ünvanlar, akademik kariyerde olmayanlar – veya olmak istedikleri halde olamayanlar – tarafından tam anlaşılmıyor ve bu iki kesim arasında tuhaf bir gerilim yaratıyor. Özellikle de akademik kariyerlerinin başında olan genç öğretim elemanları için bu zor bir durum, çünkü öğrencilere araştırma yapmayan ve tek yükümlülükleri ders vermek olanlar kadar zaman ayırmazlarsa baskı altında kalıyorlar. Aslında bu iki gruptaki iş tanımı farklı olmalı, ama üniversite yönetimi bunu açıkça ortaya koymuyor. Üstelik, öğretim elemanları arasında daha kıdemli oldukları için araştırmaya zaman ayıran genç akademisyenleri küçümseme, yaptıklarını önemsizleştirme çabası içinde olanlar da var. Nedeni, üniversitenin bazı dallardaki akademisyenlere gerekli desteği sağlamaması ki, destek sadece terfi anlamında algılanmamalı, başka türlü teşvikler de söz konusu olabilir. Tabii, en kolay uygulanabilecek destek, ders yükünün iki grup için farklı tanımlanması ve akademik araştırmalara daha fazla zaman bırakılması olabilir.

 

Öğretim üyeleri için ders yükünün fakülteler arasında farklılaşması, örneğin mühendislik ve diğer bazı bölümlerinde yılda 3-4 ders iken, GSTM Fakültesi için yılda 6 olması, araştırma ve yayına ayrılacak zaman ve dolayısıyla terfi açısından eşitsizlik yaratıyor. Hatta, iki ayrı fakültede olup da akademik araştırma konuları benzer olanlar arasında da bu tür bir ayrımcılık olabiliyor. Burada sorunun asıl nedeni, içerikle değil sayılarla ilgilenen bir düzenin ağırlıklı olması ve yükseltme süreçlerini belirlemesi. Bunların kişilere ve konulara göre değişmesi beklenirse de, her alan için belli çerçeveler çizmek mümkün olabilir, üniversite, esneklik gerektiğinde bunun sorumluluğunu üstlenecek bir yapıda olabilir. 

 

Tüm bunlara ek olarak, dünya çapında üniversite sisteminin dayattığı araştırma koşulları da izlenmeye başladı ve araştırmaların - hangi konuda olursa olsun – üniversite dışı kaynaklar tarafından finanse edilen projeler halinde tasarlanması, projelerde çalışan elemanların paralarının projelerden ödenmesi, akademik yükseltme ölçütlerinin büyük ölçüde dünya çapında sayılan dergilerde yayınlanması – yani İngilizce olması – gerekti. Burada iki sorun, büyük bütçeli projelerin daha değerli sayılması ve üniversiteye gelir sağlamanın yolu olarak görülmesi. Bu eğilim küresel ölçekte de geçerli, ancak araştırmacının yükünü arttırmakla birlikte ders yükü veya başka görevlerde eksiltme yoluna gidilmemesi bizdeki durumu adaletsiz hale getiriyor.****** Daha önceki dönemlerde, biri ulusal, biri uluslararası iki projenin yöneticiliğini yaptığım için, projenin işleyişi sırasında TÜBİTAK bürokrasisiyle uğraşmanın zorluklarını yakından biliyorum. Dahası, benim uluslararası proje yürüttüğüm dönemde kurum içi proje destek birimi henüz kurulmamış olduğu için, üniversitenin mali birimlerinde çalışan elemanlarla da sorunlar yaşadık.

 

Yönettiğim uluslararası projede Bilkent’te doktorasını benimle ve başarıyla tamamlayan o zamanki asistanımız, doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapmıştı. Proje için istenen ve içerikle hiç ilgisi olmayan birçok bürokratik – çoğu mali konularda – belge için evrakları üniversitenin mali işlere bakan birimine teslim etmek ve onaylatmak gerekiyordu. Proje asistanımız bu belgeleri ilgili elemana götürdüğünde, o zamanki sorumlu son derece kötü bir tavırla ‘vaktimi bunlara ayıramam’ diye terslenince, birim amirine bir mail yazarak elemanı hakkında saygısızlık nedeniyle disiplin soruşturması başlatacağımı bildirdim. Özürler dilendi, olay çözüldü. Yine de, gencecik ve çalışkan bir insanın kariyerinin başında böyle bir davranışa maruz kalmasının etkisi geçmiş midir bilmem. Kendisinin başarılı bir akademisyen olarak yoluna devam etmiş olması içimi rahatlatıyor. 

 

Bilkent’te 2013 yılında Teknoloji Transferi Ofisi’nin (Technology Transfer Office-TTO) kurulması olumlu bir gelişme, proje hazırlanması ve sunulması aşamasında araştırmacılara bilgi vermek ve yardımcı olmanın proje başvurularında ve kabul oranlarında artış sağlamış olması beklenebilir. Yaşanan sorunları düşününce, bu işleri kolaylaştıracak bir adımın önemi daha iyi anlaşılıyor, en azından yeni projeler için başvuracak olanlar bu süreci dayak yemiş gibi tamamlamayacaklar.

 

Uluslararası değerlendirme ölçütleri ve sorunları

 

Genelde, yayınların değeri uluslararası belirli endekslere girmesiyle ölçülür, Bilkent bu ölçütü ciddiye aldığını açıkladıktan sonra, endekse giren ve İngilizce yayın yapan Türkiye kaynaklı dergileri dikkate almamayı seçti, bunun birçok örneği var. Endekslerin güvenirliliği ve terfi için kullanılmasının yanlışlığı dünyada yaygın olarak tartışılıyor, ancak Bilkent’te bu tartışmadan eser yok. İyi üniversite anlayışında olduğu gibi, iyi yayın tanımının da Kuzey Amerika ve Avrupa bazlı tanımlandığı ve örneğin Uzakdoğu ve Afrika kökenli başarılı yayınların dikkate alınmadığı öne sürülüyor. Kadın ve işçi hakları konusunda uluslar arası düzeyde çalışmalar yapan Raewyn Connell (2019) Avustralya’yı da bu grupta değerlendiriyor ve küresel bilim üretimi yarışının adil olmadığına dikkat çekiyor. Bu yarışa girildiğinde, ülkeden ülkeye koşulları fazla değişmeyen ‘pozitif’ bilimlerle******* sosyal bilimlerin ve sanat ve tasarımın içinde yer aldığı ‘normatif’ bilimler eşit tutulamaz. Bilimsel merak konusu bir sosyal bilimci için içinde yaşadığı toplumdan ve koşullardan bağımsız düşünülemez, halbuki mühendislik ve fen bilimlerinde bu mümkün olabiliyor. İngilizce yayınlar arasında bile çalışılan dala bağlı olarak eşitsizlik varken, anadilde yapılan yayınların küresel anlamda pek fazla şansı olmayacağı ortada.******** Yani, her konudaki çalışmanın etkisini küresel ölçekte değerlendirmek anlamlı olmuyor. 

 

Yeni bir provost atandığında tanışmak için fakülte ve bölümleri ziyaret edip çeşitli konularda görüşlerini açıklar ve sorulara yanıt verir. Bu konuşmalardan birinde akademik yükseltmenin en önemli ölçütü olarak etkiyi (impact) gördüğünü söylediği için bir öğretim görevlisi söz alarak ‘etkiden ne anlamalıyız?’ diye sordu ve ‘uluslararası düzeyde tanınmak’ yanıtını aldı. 

Bu belki güzel bir hedef, ama ‘bunu kaç kişi gerçekleştirebilir?’ veya ‘Bilkent’te şimdiye kadar kaç kişi gerçekleştirdi? diye sorulabileceği gibi, ‘Türkiye için çok önemli işler yaptığı ve öncü niteliğinde olduğu halde, bu ölçüte uymayan kişiler ne olacak?’ diye de sorulmalı. Bu yaklaşımın bir önemli sakıncası daha var; yayınlarınızın ağırlığı yabancı dilde olunca, Türkiye’de benzer konularda çalışan araştırmacıların bunlara erişimi sınırlı olabiliyor, yazdığınız dili bilmeyenler olduğu gibi, çalıştıkları kurumların -pek çok üniversitenin de- yabancı kaynaklara erişimi de az. Bu da, işlerinizin ülkedeki akademik ortamlarda az bilinmesine, yararlı olabileceğiniz birçok ortama dahil edilmemenize yol açıyor. Halbuki, bilimsel bilgi üretiminin topluma katkısının yolunu açmak özellikle sosyal bilimler açısından önemli ve gerekli.

 

Dünyada da üniversitelerdeki yükseltme süreçlerinin hızla anlamını yitirdiği ve ölçütleri karşılamak için çeşitli hilelere başvurulduğu çoktandır biliniyor. Bu hilelerin en başında da, akademik yayın zorlaması üstünden para kazanmayı hedefleyen ‘yağmacı’ (predatory) dergilerin türemesi ve sayılarının artması geliyor. NY Times’ın bir haberine göre 2017’de bu dergilerin sayısı 10 binin üstündeymiş. Yayın baskısı altında çalışmalarını uyduruk dergilerde, hatta para ödeyerek yayınlayan akademisyen sayısı artıyor. Bunun nitelikli dergilerde yayın yapmaya göre çok kolay olması, çalışmaları da uyduruk hale getiriyor. Dersi dinlemeden imza atmaya çalışan öğrenci davranışı gibi, sistemi hileyle yenmeye çalışan bir grup akademisyenin etik olmayan davranışı tüm sisteme gölge düşürüyor, üstelik hala dürüstçe çalışarak, iyi ve anlamlı yayın yapmaya çalışanları korumak zorlaşıyor, üniversite yönetimleri tarafından ek denetim önlemleri getiriliyor. Sistemler, çoğunlukla yayın sayısına odaklı olduğu için de, içerik ve katkı gözden toptan kaçıyor.  Art niyetli davranıp sistemi yenmek için çeşitli yollar var; tek bir işi uygun parçalara bölerek yayınlamak (dilimlemek), aynı çalışmayı farklı göstererek tekrar yayınlamak gibi (Martin, 2016). Yeterince yayın yapmadığı veya etkisi az olduğu için yükselemeyen, ama önemli katkıları olan insanlara yeterince değer verilmiyor, katkı çeşitlendirilemiyor. Üstelik, bu konuda ayrıntılı ve sürekli çalışmalar yapılmadıkça, yayın yapılan dergilerin veya yayınevlerinin niteliği konusunda karar vermek çok zor, nitekim sıklıkla bu tür yanlış değerlendirmeler yapılıyor. Oldukça önemli sayılan bir ölçüt olan, yayının veya çalışmanın etkisinin nasıl ölçüleceğine dair tartışmalar sürüyor; bir mühendisle, sosyolog veya tarihçiden aynı tür etkinin beklenemeyeceği açık, yani etki sayıyla ölçülecek bir kavram değil, ancak şu anda uygulama böyle yapılıyor.

 

Martin (2011) etki konusunun nasıl gündeme geldiğini açıkladığı makalesinde, etkinin tanımının ne kadar muğlak olduğuna değinerek ‘yeni bir Frankestayn canavarı mı yaratıyoruz ?’ diye soruyor. Ayrıca, etki denen şeyin bir mühendisle, bir tarihçi veya sosyolog için aynı olmadığını ve bunu güvenilir ve sistematik olarak ölçmenin nasıl yapılacağının belli olmadığını da ekliyor. Etki ölçümlerinin daha statükocu, parçacı ve tek disiplinli çalışmaları özendirerek, ana akım dışında kalan, uzun dönemli, riskli ve disiplinlerarası araştırmaları engellediğini düşünenler de var. Sistemi yenmek üzere geliştirilen araçlar, akademik dürüstlük ve güvenilirliğe zarar veren gelişmeler (Martin, 2016). Türkiye’de ve dünyada örneklerine sıkça rastlanan bir uygulama da yayına hiç katkı yapmayan kişilerin adını yazar listesine eklemek – ki bazen bunu ünvanı yüksek olanlar zorla yaptırıyor. Ne yazık ki, bunları tamamen önlemenin bir yolu yok. Bilkent birkaç yıl önce yırtıcı (predatory) yayınlardan kaçınılması yolunda bir duyuru yayınladı. Değerlendirme süreçlerinde bu nedenle sorun yaşayanlar olduğu da konuşuldu. Öğrencilerin kopya çekmesini önlemekte olduğu gibi, burada da güvenilecek tek yöntem araştırmanın ahlaki bir sorumluluk olduğu inancını taşıyan akademisyenlerin yetişmesi ve diğerlerine örnek olması. Zaten, sistemi yenmekle ilgili kandırma çabalarını yine en fazla akran değerlendirmesi (peer review) denen süreç engelleyebiliyor. Akademik dürüstlük, ancak aynı alanda çalışan kişilerin birbirinin çalışmalarını değerlendirmesiyle ve bu işi ciddiyetle yapmasıyla sağlanabiliyor. Akademisyenlerin görünmeyen, ancak akademik dünyaya çok olumlu katkı yapan yüklerinden birisi bu ve birçok akademisyen bu görevi isteyerek yapıyor.

 

Son yıllarda Bilkent’teki süreçte, üniversitenin ölçütlerine uygun yayın ve araştırma yapanların da kolay yükseltilmediğini ve bir anlamda bahaneler üretildiğini gözledim. Bir fakülte dekanının ‘evet, başkaları senin yayınını kullanmış olabilir ama bakalım nasıl kullanmış, o da önemli’ demesi ve bunu adayın kendisine sorması ölçünün ucunun kaçtığının, daha doğrusu tutulamadığının bir işareti. Hem ölçüt belirleyip – hatta birçok durumda onu da örtük kullanıp – sonra bunları aşan kişilere net bir gerekçe göstermeden, ‘daha olmamış’ demek adil bir yönetim anlayışı değil. Kaldı ki, ölçülemez olanı kabul etmek de, bu işin bir parçası olmalı (Martin, 2011).

 

Üniversitenin etki algısı içine sığmayan kişilerden birini son yıllarda kaybettik. Mustafa Akgül, Bilkent’in bu kadar yıldır nasıl değerlendireceğini bilemediği insanlardan biriydi, Türkiye çapında internet kullanımının bu kadar yaygınlaşmasını ona borçluyuz. İnternet teknolojilerini ülkemize tanıtan, yayılmasını ve eğitimini destekleyen, bu konularda seminer ve konferanslar düzenleyen, internet sansürüne karşı adımlar atan Mustafa Akgül, Bilkent değerlendirme ölçütlerinin yetersizliğine bir örnek. Taziye mektupları sistem içine sığmayan hizmetleri çok güzel ifade ediyor, başka söze gerek yok. Daha sonra, adına PTT tarafından pul basıldığını görmek sevindirici bir gelişme oldu.

 

Yakın zaman önce kaybettiğimiz ve yıllarca Bilkent Müzik Fakültesi’nde ders veren Polonyalı öğretim görevlisi Janutz Sprautz da çok değerli bir piyanistti ve kendisini birçok kez Ankara’nın değişik caz mekanlarında keyifle dinledik. Ankara’da yaşadığı 30 yıl boyunca – ki, bu sürenin büyük bölümünü (1990 – 2014) Bilkent’te geçirdi – yüzlerce öğrenciye ders verdi ve Türkiye’nin önde gelen cazcılarıyla çalıştı. Neyse ki, onlar değerini bilerek Sprautz için çok güzel ve müzikli bir anma gecesi düzenlediler. 

 

Bilkent Üniversitesi Müzik Fakültesi’nde yüzlerce öğrenci yetiştiren ve konserlerle kenti zenginleştiren müzisyenler ve özellikle kuruluş dönemlerinde GSTM Fakültesi’nde görev yapan pek çok sanatçı da, bu konularda yeterli hazırlık yapılmadığının işareti olarak zamanla üniversiteden ayrıldılar veya zorlayıcı koşularla emekli oldular.

 

Diğer teşvikler

 

Dünyada da, üniversitelerde çalışan akademik personelin ücretleri birbirinden farklıdır, bu kitapta ele aldığım birçok nedenle en düşük ücretleri sosyal bilimciler alır. İstisnaları olmakla birlikte durum genelde böyledir. Bilkent’te kişiler arası farklar olduğu da bilinir ki, bu da çok aykırı bir durum değil. Ancak, bunun dışındaki teşviklerin de farklı olması arayı iyice açan bir durum ve özellikle de üniversite içinde – bir kısmı Doğu kampusunda olmak üzere - yer alan lojmanlardan yararlanmak ihtiyaçtan bağımsız, tümüyle öğretim üyesinin çalıştığı bölüme göre belirleniyor. Özellikle lojman sayısının daha sınırlı olduğu 2000’lere kadarki dönemde bizim fakülteye lojman çok ender durumlar dışında verilmezdi. Buna karşılık, mühendislik ve sonradan parlayan bazı yeni bölümler için lojman, işe alımlarda teşvik olarak kullanılıyordu.  Aşağıda yer olan örnek doğrudan kendi deneyimimle ilgili.

 

Eşim Bilkent’e girdiğinde ben 15 yıldır orada çalışan bir doçenttim ve fakülteden başka birçok kişiyle birlikte lojman isteğimiz reddedilmişken, eşim bir mühendislik bölümüne girerken lojman ona sözleşmeyle birlikte sunuldu. Bu oldukça da büyük olan lojmanı, daha sonra kendi isteğimizle daha küçük bir tanesiyle değiştirdik ve düzenli olmasa da olsa kullandık. Zaten lojmanların dağıtımı ihtiyaçtan çok kişilere göre yapılıyor. Bir sosyal toplantıda rektörlük ofisinden bir yönetici, şehirde kalmayı tercih ettiğimi öğrenince, neden lojmanda kalmadığımı sordu. Asıl neden bu değildi, ama içimden öyle geldiği için ‘siz bana lojman vermediniz ki, o eşimin lojmanı’ diye yanıtladım. Pek anlamadı ve ‘işte sizin de sayılır yani’ gibi bir yanıt verdi.

 

Doğal olarak,  akademisyenin özellikle de ücretinin daha düşük olduğu ve varsa ailesi ve küçük çocuklarının olabileceği başlangıç dönemleri için lojman çok önemli bir teşvik; kira ve ulaşım yükünü kaldırıyor, en fazla ihtiyaç olan bir dönemde zaman kazandırıyor ve çocuklar için daha uygun bir ortam sunuyor. Bu olanağın, özellikle ilk yıllarda yalnızca mühendislik bölümlerine ve yöneticilere tanınan bir ayrıcalık olduğunu deneyimimle biliyorum. Yani, aynı yükseltme ölçütlerinin uygulandığı fakülteler arası ücret ve ders yükü eşitsizliklerine lojman dağıtımı da rahatlıkla eklenebilir. Son 10 yılda lojman sayısındaki artış nedeniyle bu konuda bir rahatlama olduysa da, dağıtımda fakülteler arasındaki eşitsizliğin sürdüğünü sanıyorum.

 

Özel statülü ortaokul ve lise eğitimi (sonradan ilkokul eklenerek) için kurulan BUPS (sonradan BLIS) ve Özel Bilkent Lisesi’nin kampüs sınırları içinde kurulması özellikle ilk zamanlarda yabancı öğretim üyesi çekebilmek açısından çok yararlı oldu. Bu okullar ayrıca, aralarında benim de bulunduğum, çocuklarını var olan eğitim sistemi içinde yetiştirmek istemeyen veliler açısından da önemli bir çıkış yolu sağladı.********* Eğitim ücretleri oldukça yüksek olan bu okullarda çocukları okuyan Bilkent çalışanlarına uygulanan indirim de önemli bir teşvik sayılabilir. 

------------------------------

Yıllar önce, TÜBİTAK Yapı Araştırma Enstitüsü’nde çalıştığım dönemde ODTÜ’den kuruma müdür olarak atanan hocamız ‘araştırmacı alanda çalışır, masasında oturmaz’ demişti. Bundan kısa bir süre sonra görevden ayrılınca, bu anlayış yerini derhal sabah akşam devam defterine imza atılmasını isteyen bir yönetim anlayışına bıraktı. Sabahları kreşe giden çocuğumu bıraktığım için 15 dk. geç kaldığımı bir sonraki müdüre açıkladığımda ‘babası bıraksın o zaman’ demişti. Genç bir araştırmacı olarak ‘belki onun müdürü daha acımasızdır, bilemezsiniz ki’ diyememiştim. Bir başka vakıf üniversitesinde elemanlarının girişte ve çıkışta kart basmaları istendiği için, akademik katkıları ülke dışında dahi saygıyla anılan çok değerli bilim insanlarının yaşadığı sıkıntılar fazlasıyla utanç verici. Bilkent’teki uyarılar, genellikle üniversitenin tatil olduğu dönemlerde akademik personel dahil çalışanlarının tatil olmadığı yolundaki uyarılarla sınırlı olmuştur, bunun bile gerekli olup olmadığı tartışılır.

** Üstelik Bilkent uluslararası yayınların niteliğine bağlı olarak, akademik personelin ücretlerinde kalıcı bir artış yapmakla, önemli bir maddi teşvik de sağlıyor.

*** Bu esneklikten en çok yararlanan fakülte, 2002-2003 akademik yılında kurulan Hukuk Fakültesi oldu. Elemanlarının büyük çoğunluğu, Bilkent’e gelmeden önceki ünvanlarını kullandı. Özetle, fakültelere özgü bir esnekliğin gerekli olduğu açıkça söylenmeden kabul edilmiş oldu.

**** Bilkent’te rektör ve rektör yardımcıları dışında, bazı Amerikan üniversitelerinde var olan ve akademik işlerden sorumlu rektör yardımcısı sayılan bir ‘provost’ kadrosu var. Diğer rektör yardımcıları arasında iş bölümü olsa da bunun herkes tarafından bilinmesi gerekmiyor, provostun görevi ise tanımlı ve akademik personelin yükseltilme süreçleri ve akademik programların geliştirilmesi daha çok onun yetki alanına giriyor.

***** ODTÜ ile ilişkiler, dönem dönem değişmekle birlikte, 2000’li yıllara kadar karşılıklı kütüphane kullanımı dahil birçok işbirliği vardı ve bir dönem de Bilkent’in çalıştırdığı bir servis otobüsü öğrencilerin iki üniversite arasında gidiş-gelişini sağlardı. İlk başladığım yıllarda oldukça da kalabalık bir dersim için öğrencilerimi ODTÜ Kütüphanesi’nde bir film izlemeye götürdüğümü hatırlıyorum, hiçbir zorluk çıkmamıştı. Servis otobüsünün kaldırılması ve ilişkilerin zayıflamasında daha çok ODTÜ’nün rol oynadığı konuşulmuştu, ayrıntıları bilmiyorum. Ancak, sonradan gelişen ortam bu ilişkilerin yeniden
canlanmasına olanak tanımadı ve iki üniversite de karşılıklı kısıtlamalar getirdi. Kamusal alan olarak üniversite tartışması buraya sığmayacak kadar önemli bir konu, birbirine komşu ve birçok açıdan ilişkisi olan iki büyük üniversitenin örneği de ne yazık ki olumsuz.

****** Çok büyük bütçeli projelerde çalışan öğretim üyeleri aldıkları proje bütçesinden para ödemek suretiyle ders yüklerini azaltabiliyordu, ancak bu miktarın çok yüksek olması nedeniyle bu yola fazla başvurulduğunu sanmıyorum. Benim yürüttüğüm birisi uluslararası olan iki proje süresince gerek üniversite, gerekse TÜBİTAK bürokrasisi diğer akademik yüklere eklenince devam etme olanağı bırakmadığından uluslarası projenin devamı teklifini kabul etmedim. Aynı projede çalışan İsveçli akademisyenlerin tüm maaşlarını projeden almalarına ve çalıştıkları üniversitedeki derslerinden muaf tutulmalarına karşılık, benim akademik yükümde hiçbir değişiklik olmadı. TÜBİTAK muadili kurumlar da araştırmada yer alan diğer tüm ülkelerde – Fransa, İsveç ve Portekiz – araştırmayla daha ilgili ve araştırmacılardan beklentilerinde daha makuldu. Türk ekibi olarak, Avrupa projesi için yazdığımız
İngilizce raporların Türkçesini de TÜBİTAK’a teslim etmek zorundaydık ve bu uygulama sadece bize özgüydü. Raporların okunmadığından başka gelişmeler nedeniyle emin olmasam, bunu belki de sorun etmezdim. Son olarak proje raporu teslimi nedeniyle gittiğim TÜBİTAK binasında gördüğüm manzara, maalesef oradaki ortamın iyice Kafkaesk’leştiğinin göstergesi gibiydi.

******* Pozitif bilimlerin koşullarının da birbirinden farklı olduğuna dikkatimi çeken Arzu Wasti’ye teşekkür ederim.

******** 2008 yılında, 3. Ulusal Sosyal Bilimlerde Süreli Yayıncılık Kurultayı’nda, o sırada danışma kurulu üyesi olarak görev yaptığım Ulakbim Sosyal Bilimler Veri Tabanı çalışmaları çerçevesinde ‘Sosyal Bilimlerde Türkçe Yayınlar: Sorunlar ve Çözüm Önerileri’ başlıklı bir bildiri sunmuştum, düşüncelerim temelde fazla değişmedi. O dönemde de, bugün olduğu gibi,Türkçe yayınlanan dergilerin düzgün ölçütlerle yayın yapmasını ve yalnızca terfiye dönük kolay yayıncılık anlayışının değişmesini gerekli buluyordum. Ulakbim Sosyal Bilimler Veri tabanı bu konuda epeyce olumlu adım attı, ancak son yıllardaki durumu izleyemedim.

*********Kızımın eğitimini aldığı BUPS’taki olanaklar olmasaydı, sanatçı kişiliğinin yeterince beslenebileceğini sanmıyorum. Bu okulun, yetenekleri var olan sistemin önem verdiği konular dışında olan çocuklara uygun bir eğitim ortamı sağlaması bir ilk örnek olarak çok önemli bir adımdı. Bilkent, sonraki yıllarda benzer nitelikte bir özel lise de Erzurum’da açtı.

 

Kaynaklar

Bilkent Faculty Titles, Provost, 29 Şubat 2016 tarihli Dahili Yazışma
 

Bilkent University, Institutional Evaluation Programme, Temmuz 2010.
 

Connell, R. (2019) The Good University: What Universities Actually Do and Why it’s Time for Radical Change, Londra: Zed Books.
 

Martin, B. R. (2016) What’s happening to our universities? Prometheus, Critical Studies in İnnovation, 34:1, s. 7 – 24.
 

Martin, B. R. (2011) The Research Excellence Framework and the ‘impact agenda’: are we creating a Frankenstein monster? Research Evaluation, 20 (3), s. 247–254
 

Williams, J. (1965) Stoner, New York: New York Review Books. (2003).

 

bottom of page