B(LOG):
Bilkent’te 30 Yıldan İzlenimler
2
MERAKTAN ÖLÜNÜR MÜ?
‘Meraktan öldüm’ deriz, daha çok süresi belirsiz bir bekleyiş durumunda kalınca birisi için endişelenmek anlamında. ‘Nerede kaldın? Meraktan öldüm’ biçimindeki kullanım oldukça yaygındır. Başkalarıyla ilgili birçok konuyu da merak ederiz, ama ölecek kadar değil. Merak kavramının toplumumuzdaki günlük kullanımları, girişte belirttiğim gibi kelimeye çoğunlukla olumsuz anlamlar yükler; insanların herşeye, başkalarının işine burnunu sokması, özel konuları öğrenmek istemesi ve dedikodu yapmasını da içerir. Bizde pek düz bir şekilde ‘merak insanı mezara sokar’ deyişinin karşılığı olarak İngilizce’de kullanılan ‘merak kediyi öldürdü’nün (curiosity killed the cat) aslında yanlış kullanıldığını yeni öğrendim. Orijinalinde ‘evham (endişe) kediyi öldürdü’ (care killed the cat) diye çevirebileceğimiz hali Shakespeare döneminde kullanılmaya başlanmış, zamanla değişerek bugünkü haline gelmiş. Aslında, bu deyiş bizdeki kullanıma daha yakın duruyor. Kedinin evham yerine, meraktan ölür hale gelmesi de öyle, çünkü bizdeki merakta endişe çağrışımları da var; eve geç kalan çocuğumuzu merak ettiğimizde, gelince hemen söyleyiverdiğimiz gibi ‘meraktan ölmek’te olduğu gibi. Meraktan ölünmediğini ise tüm ana-babalar deneyimleyerek öğrenir.
Merak dilimizde çeşitli anlamlar içermekle birlikte TDK’nın tanımı aşağıdakileri kapsıyor.
Bir şeyi anlamak veya öğrenmek için duyulan istek,
Bir şeyi edinme, yapma, bir şeyle uğraşma isteği,
Düşkünlük, heves.
Benim düşündüğüme en yakın tanım ilki, yani bir şeyi öğrenme ve anlama isteği. En azından insanlarda doğal olarak var olduğu düşünülen ve bazı anlamlarıyla ilerlemeyi sağlayan özellik denebilir buna. Bu kavrama eklenebilecek olan ve benim için de hala geçerli olan öğrenmekten duyulan hayranlık, şaşkınlık boyutunu, Raewyn Connell’in (2019) kullandığı merak (wonder) kavramı daha iyi karşılıyor. Yani, merak ettiğimiz birşey ve öğrenmekten duyduğumuz heyecan ve şaşkınlık sözkonusu ki, bu bazen sadece öğrenmenin keyfi nedeniyle sürecin, öğrenilen şeyden daha çok öne çıkmasına yol açabiliyor.
Dr. İlker Küçükparlak (2018), insanların yapısal ve davranışsal olarak neotonik canlılar olduğunu, yani çocukluk özelliklerini yetişkinliklerine taşıdıklarını belirterek şöyle diyor: ‘Merak ve keşfetme ihtiyacından bahsedeceğim. Çocuklukta çok belirgin özelliklerdendir. Çocuk dediğin nesneleri kurcalar, ağzına atar, yere fırlatır, bir yerlere saklar… Biraz daha büyüyünce soru sorar, bazen yıldırırcasına sorularını tekrarlar. Fakat bunlar çocuklukta kalmaz, erişkinleşince nesneleri daha sistematik biçimde merak eder, onları incelemek isteyebilir ve bu sefer yapılandırılmış biçimde deneyler ve gözlemler yapmaya başlayabilir. Formu değişse de bu davranışın motivasyonu sabittir: Merak.’
Merak etmenin önemini, olumlu yanlarıyla olduğu kadar, toplum - daha çok da yönetenler ve bu konumu benimseyen ebeveynler - tarafından bastırılmaya ve unutturulmaya çalışılmasından da anlayabiliriz. Yani, merakın insanlarda zamanla azalmasını ve törpülenmesini toplumsal tutum ve davranışlarla açıklamak mümkün. Merak, hele de toplumumuzda pek makbul bir özellik değil. Çocukların meraklı olması kısmen anlayışla karşılansa da, onları küçükken doğru yola sevketmek için fazla meraklı olmanın iyi olmadığı, insanın başına bela açabileceği sürekli anlatılır. Merak konusu olan konularda açıklama yapılsa bile, bu açıklamaların kısa tutulmasına ve daha fazla merakı özendirmemesine gayret edilir. Buna, habire ve her şeyi merak eden bir çocuğa sürekli açıklama yapmaktan yorulmak kadar, belki de daha fazla, merakın iyi birşey olmadığına gerçekten inanmak yol açar. Öğrenmenin temel dürtüsü olan merak, aile dahil tüm eğitim kurumları için olduğu gibi, üniversite eğitimi için de önemli. Daha okul öncesinde merakı aile tarafından bastırılan çocukların, öğrenme hevesinin de kırılacağını söylemek kehanet olmaz.
Merak, toplumlar için bir tehdit gibi algılanıyor olmalı ki, merak insanı mezara sokar bir deyime dönüşebilmiş; bunu duymadan yetiştiğim ve ilk kez bu yazının araştırma sürecinde rastladığım için kendimi şanslı sayıyorum. Ayrıca, yeri geldikçe kullanacağım Türkçe deyimler toplamında merak konusunda daha yaratıcı bir tane bulamadığıma şaşırdım. Başkalarının özel hayatlarında ne yaptığını öğrenmek veya işlerine karışmak istemek anlamındaki kullanımı olumsuz ögeler içeriyor. Ancak, toplumsal ilerlemeyi yönlendiren kişilerin de meraklı olması bekleneceğinden, merakın bir tehdit olarak algılanması daha çok bu nedenle olmalı, yani merak, ‘başımıza dert açar’ diye bastırılıyor.
Bunları ayrıntılandırmamın nedeni, insanların merak duygusundan gittikçe yoksunlaşmasından çok, merak ettikleri konuların değişmesi, merak nesnesine çok daha kolay erişebilmeleri ve merakın çoğunlukla sağlayacağı faydayla sınırlanması. Artık, bir biçimde işimize yaramayacak konuları pek merak etmiyoruz. Nedenleri çok; iletişim ve eğitim teknolojilerinin bugün geldiği noktada bilgiye ulaşmak hem çok kolay, hem de aynı nedenle sınırsız miktarda bilgiyle karşı karşıya olduğumuzu ve başedemeyeceğimizi daha iyi anlıyoruz. Merak edilip kolayca öğrenilebilecek o kadar çok konu var ki, hiç ilgilenmemek daha kolay. Benim de dahil olduğum bir kuşağın temel bilgi kaynağı olarak kullandığı ansiklopedilerden gençlerin haberdar olduğunu sanmıyorum, olsalar bile sürekli güncellenmeyen durağan bilginin bu devirde pek fazla hükmü olmaz.* Sürekli güncellenen bilginin güvenilirliği ve baş döndürücü hızı gibi konulara ileride dönmek üzere bu konuyu şimdilik burada bırakıyorum.
Her düzeyde eğitimin ve üniversitenin, merak edilen konuları öğretmekten çok, gelecek için bir güvenceye dönüştüğü çoktandır biliniyor. Üniversiteye gelinceye kadar olan eğitimin sorunları da ortada. En önemlisi de, gençlerin hayatında ve gelişmesinde çok önemli yer tutan bu dönemin yine gelecek kaygılarıyla, bu sefer de üniversiteye hazırlık sınavları için harcanması. Gerek velilerin, gerek gençlerin en büyük merakı ‘bir üniversiteye girmek’, bunu da ‘hangisi’ sorusu izliyor. Bu sorunun cevabı göründüğünden ve kamuoyuna sunulduğundan daha karışık, ancak toplumda oluşan değer yargıları burada da devreye giriyor ve üniversiteler bir şekilde sıralanıyor. Üniversite açısından oluşan sorun ise, bu kaygılarla geçen bir temel eğitimden gelen gençlerin öğrenme alışkanlıklarını değiştirmedeki güçlük. Ayrıca, bu konuda çok da çaba harcanmıyor, çünkü üniversiteler de aynı toplumun ürünü.
Merak etmeden öğrenme olabilir mi?
Merak bir insan dürtüsü olarak sonsuz olabilir, varolan – uzun zamanlara yayılabilen - merak konusu öğrenilince, yani merak giderilince yeni alanlara yönelmesi kaçınılmaz, bu da bilgi birikimini sağlayan bir süreç. Kişilerin hayatı boyunca değişmesinin yanında, toplumların hayatı boyunca da değişmesi normal, çünkü bilgi birikimi toplumlar için de söz konusu. Bu nedenle, bir kuşaktan diğer kuşağa merak edilenler, öğrenilenler ve öğretilenler aynı olmuyor. Bu anlaşılır bir şey. Benim asıl merak ettiğim ise, merak etmemenin mümkün olup olmadığı ve eğer mümkünse bu durumda öğrenmenin nasıl gerçekleştiği.
Bir dostumun yaşadığı bir anekdot cevap arayışıma yönelik bir ipucu veriyor:
Kent sosyolojisi dersinde kendimi kaptırmış heyecanla anlatıyorum, tartışma açmaya çalışıyorum, ilgilenmiyorlar diye canım sıkılıyor, sorusu olan diyorum, birisi elini kaldırınca da seviniyorum. Soru: Hocam, ara vermeyecek miyiz? Cevap: Tamam, verelim.
Bu, derslerde son yılların alışıldık tablosu oldu. Anlatılanı da, fazlasını da merak eden yok gibi.
Kendimi, zaten bildiğim bir konuyu anlatırken sınıftaki en heyecanlı insan olarak yakaladığım anların sayısı ve süresi arttıkça, durum gözüme tuhaf görünmeye başladı. Hiçbir zaman, diyelim 50 kişilik bir sınıfta herkesin dersle ilgilenmesini beklemezsiniz, ancak 20 yıl önce sınıfın yaklaşık yarısı dikkatle dinler ve 5-10 kadarı da, ortamı canlandıracak sorular sorup tartışma açarken, şu anda 5-10 kadar öğrenci dinliyorsa şanslısınızdır.
Çeşitli ikincil nedenlerle sınıfta bulunan öğrenciler – ki, bunların başında, kanımca bu bağlamda derste anlatılanı merak etmenin en büyük düşmanı olan devam zorunluluğu geliyor – hocanın tutumuna göre gizlice veya açıktan açığa cep telefonlarını kurcalamak, mesajlaşmak gibi etkinlikler yapmakta, kendi aralarında şakalaşmakta veya başka derslerin ödevlerini yapmaktadırlar. İlgilenmedikleri bir derste oturmak zorunda olmaları bir sistem sorunu olmakla birlikte, zorla derste oturtulanların da, üniversiteye gelinceye kadarki tüm eğitim deneyimleri böyle olduğu için bu konuyu sorgulamaya niyetleri yoktur. Zaten, konumuzun en iyi örneklerinden biri de bu: insanlar kendileriyle ilgili kararların başkaları tarafından alınmasına alıştırıldıkça, merak unsuru da azalmaktadır. Daha da kötüsü, zorunluluk nedeniyle derse gelenler, işin özüyle ilgilenenleri sorgulamakta, bir konuyu daha iyi anlamak için soru soran öğrencilerin neden böyle acayip olduklarını merak etmektedirler. Elbette, bunlar son 3-5 yılın ürünü gelişmeler değil, ancak norm halini almaları oldukça yeni diye düşünüyorum.
Deneyimlerime dayalı bir gözlemim de, üniversite giriş sınavında yüksek puanlarla girilen bölümlerdeki öğrencilerin, okudukları bölümden ve hayattan beklentilerinin düşüklüğü ve üniversite eğitimini yerine getirilmesi gereken bir zorunluluk olarak görmeleri. Buna karşılık, daha düşük, çoğunlukla da bölüm seçimi yapma şansı olmadan girilen bölümlerdeki öğrenciler, üniversite hayatından daha çok keyif alıyor ve hele sosyal etkinliklere de katılıyorlarsa, üniversiteden sağladıkları yarar da artıyor.
Daha dikkat çekici olan gözlemim ise, göreceli olarak düşük puanlı bölümlere isteyerek ve seçerek giren öğrencilerin en mutlu grubu oluşturması. Bu tür öğrenciler, okudukları bölümde azınlık olmakla birlikte, zorunlu olarak okuyanları bile havaya sokacak bir hevesle okuyor ve genellikle mezun olduktan sonra da başarılı ve mutlu oluyorlar. Elbette, bu gözlemleri genelleştirmek mümkün değil ve durumun başka üniversitelerdekinden farklı olup olmadığını bilmiyorum. Yine de, sistemin kurallarına göre daha başarılı olmakla mutlu olmak arasında doğrudan bir ilişki olmadığını vurgulamak istedim. Bunda gençleri üniversiteye hazırlayan sistemin yalnızca niceliğe dayanan başarı değerlendirme ölçütlerinin standart oluşu ve farklı yetenek ve eğilimlere olanak tanımayışı büyük rol oynuyor. Yani, bazı konuların merak edilip öğrenilmesi teşvik edilirken, diğerleri devre dışı bırakılıyor. Bile isteye bu sistemin dışında kalmak zorlu ve bilinçli bir çaba gerektiriyor, sistem içinde kalıp başarılı olanların bir bölümü ise, sonradan merak ettikleri konulara ve yapmaktan mutlu olacakları işlere dönmeye çalışıyor. Sonunda başaranlar mutlu olsa bile, süreçte birçok zaman ve kaynak kaybı oluşuyor.
Sosyal bilimler neden önemsenmiyor?
Üniversitelerde sosyal bilimler önemsenmiyor derken sadece eğitimden değil, bilimsel bilgi kaynağı olarak sosyal bilimlerden söz etmek istiyorum. Yapısal çevre üretimi üstüne bilgi üreten mimarlık ve tasarım programlarının bilimsel katkıları da benzer bir tartışma konusu.
Üniversitelerin büyük bölümü mühendislik ve fen bilimleri üretimine ağırlık verip aralarındaki yarışmanın ölçütlerini onlara göre oluşturuyorlar. Ne yazık ki, sosyal bilimlere katkısıyla ve sosyal dallarda öğrenci yetiştirmekle övünen üniversite sayısı çok az. Üniversitede sanat eğitimi de oldukça sorunlu çünkü sistemin beklentileriyle uyuşmuyor. Bu dengesizliğin ekonomik ve toplumsal boyutları ve nedenleri dünyanın birçok ülkesinde tartışılıyor. Piyasa koşullarının belirlediği ve arz-talep dengesine uygun ücret eşitsizliği sistemin mantığı içinde anlaşılır olsa da, bilim dallarının saygınlığı bağlamında bunun eşitsizlik yaratması gerekmiyor. Ne yazık ki, bizdeki durum piyasanın önem verdiği disiplinlerin ve bölümlerin daha çok saygıyı hakettiğine olan gizil inancı yansıtıyor, onların karar mekanizmalarındaki ağırlıkları da daha fazla oluyor. Sosyal bilimcilerin, tasarımcıların ve sanatçıların saygı görenleri, sadece üniversitenin reklamına katkıda bulunacak kadar ünlü veya popüler olanlar. Bunu bütün üniversiteler yapıyor, belki kendi başına tuhaf değil, ancak bu gruba dahil olmayan çoğunluk hiç denecek kadar az kaale alınıyor, görüşleri genelde sorulmuyor veya dinlenmiyor. Üretimlerinin sözden, yazıdan, çizimden, resimden oluşması nedeniyle, herkesin yapabileceği şeyler olduğuna inanılarak küçümsendiği anlaşılıyor. Bu durum, ülkedeki genel gidişatla uyum içinde ve gittikçe daha fazla görünür oluyor. Disiplinler arasındaki dengesizliğe küresel bilim üretimindeki eşitsizlikler eklenince yalnızca ülkemizde değil, dünyanın birçok ülkesindeki sosyal bilim ve sanat üretimi gölgede kalıyor.
Sosyal bilimler de oldukça geniş bir şemsiye, altında birçok disiplin barındırıyor ve bunlar da kendi aralarında piyasadaki karşılıkları açısından hiyerarşiye tabi; birçok üniversitedeki değerleri buna göre belirleniyor. Belki de şaşırtıcı olan, ekonomik sürece doğrudan katkı yapmayan felsefe, sanat ve bazı sosyal bilim alanlarının hala üniversiteler içinde yer buluyor olması. Bunun nedenleri de ayrıca tartışılabilir; benim ele almak istediğim, doğrudan sisteme eklemlenmeyen dalların üniversite hiyerarşisi içinde de hor görülmesi, ikinci sınıf sayılması ve başarılarının takdir edilmemesi, ki bu durum geçerli olan bilim anlayışından kaynaklanıyor. Bilimsel başarının ekonomik geçerliliği olan dallara özgü bir kavram olduğu varsayımı bu durumu yaratan temel etken.
Ancak üniversite eğitimi açısından asıl sorumuz/sorunumuz da burada yatıyor; ‘neden benim merak ettiğim ve öğrendiğim konular bir mühendisinkinden değersiz olsun?’ ‘Gerçekten zeki, akıllı insanlar sadece mühendis, doktor olduğu için mi?’ ‘Sosyal bilimler veya sanatla ilgili dallarda okumak, çalışmak veya öğretmenin tercih meselesi olabileceğini algılamak ve kabullenmek gerçekten çok mu zor?’ ‘Her konu gibi, sosyal bilimlerden de, mühendisler daha iyi anladığı için mi bu dallar daha değersiz?’ Böyle olmadığını anlamak için en uygun yer üniversiteler değil mi? Kişisel gözlemlerim ve deneyimlerimle birlikte nedenlerini de ele almak istediğim konulardan birisi de bu ayrımcılık.
-----------------------------
* Öyle ki, 10 yıl kadar önce ansiklopedilerimizi vermek istediğimizde, alacak kurum, hatta kişi bulamadık. Çocukluğumuzun ve gençliğimizin temel bilgi kaynakları artık kimsenin işine yaramıyordu.
Kaynak
Küçükparlak, İ. (2018), Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor