top of page

4

 

HER ANLATICININ BİR DİNLEYİCİSİ VAR MIDIR?

 

Anlatmak genelde muhatabı olan bir eylem. Yani bir sunum veya gösteri için prova yapmıyorsanız veya deli değilseniz kendi kendinize birşey anlatmanız beklenmez, en azından sesli olarak. Anlatmanın temel hedefi dinletmektir, eğitim için anlatmak da dinleyici gerektirir, öğrenci veya meslektaş olsun, TV- radyo izleyicisi olsun farketmez. İnsan kendisi için yazabilir, herhalde anı defterleri başta olmak üzere hiç okunmayan sayfalarca yazı vardır; bu kendi kendine anlatmanın toplumda kabul gören bir biçimidir. Onu da yetişkinlerin – yine deli veya yazar filan değillerse – yapması çok onay görmez, daha ciddi işlerle uğraşmaları beklenir. Sonuçta, buradaki konumuz bir dinleyiciyi veya dinleyici grubunu hedefleyen sözlü anlatım. 

 

Akademik hayatta en fazla kullanılan anlatma biçimi derstir, bir sınıfta sayıları değişken olan bir öğrenci topluluğuna, yine önceden tasarlanmış bir konuda 50 dk. konuşmak bir ders sayılır. Bilkent’te en küçük sınıf boyutu 8 olarak tanımlıdır örneğin ki, bu sayı çoğunlukla lisansüstü derslerde geçerlidir, lisans derslerinde sayı 30’dan başlayarak 200’e kadar yükselebilir. Elbette, öğrenci sayısında olduğu gibi dersin içeriği ve süresi de değişiklik gösterebilir. Öğrencilerin sözel diye tanımladığı dersleri 30 yıl anlatmış birisi olarak, bu derslerin aynı zamanda ‘ezber dersi’ diye nitelendirildiğini bilmemem tuhaf olurdu. Şimdilik işin dinleyici tarafını irdelemek istiyorum: ders vermeye başladığım ilk yıllarda da, öğrencinin dikkati bir süre sonra dağılır ve genelde ilk yarım saatten sonra olmak üzere, sınıfta sıkılma belirtileri görülürdü. Ancak, diyelim 30 kişilik bir sınıfta 10 öğrenci sonuna kadar dinler, not alır – bunları yapmayanların da defterleri önlerinde olur ve belki birşeyler çiziktirirlerdi – soru sorup tartışmaya katılırdı. Doğal olarak, dinlemeyenin de ilgisini çekecek birşeyler konuşulması ihtimali olurdu ve ilgisiz görünen birisi de tartışmaya katılabilirdi. Konuyla ilgisi olmayan soru soran ve ortamı dağıtan öğrenciler her zaman vardır, iyi bir hocanın bu durumları dersi fazla dağıtmadan ve lafı öğrencinin ağzına tıkmadan yönetmesi gerekir ki, her zaman başaramasam da, bu konuda çaba harcadığımı düşünüyorum. Deneyim işleri kolaylaştıran bir etken, ilk yıllarda öğrencilerin dersteki tutumları karşısında bazen çaresiz hissederken, zamanla duruma uygun önlemler geliştirdim. Onların derse katılım payını ödev ve sunumlarla arttırmak, grup çalışmasına yöneltmek, uygulama yapmalarını sağlamak ve sınavlarda ezbere değil, araştırmaya yöneltmek için not ve kitap kullanmalarına izin verip sınavlarda yorum ve değerlendirme ağırlıklı sorular sormak bunlar arasında sayabileceğim örnekler. Ne yazık ki, önlemlerin sertlik gerektirdiği durumlar da oldu, disiplin konuları arasında bunlardan örnekler vereceğim.

 

Öğretme becerisi ve dersi ilgi çekici yapmak

 

Öğretmek pek çok kişinin söylediği gibi çok zor bir uğraş. En temel nedeni, öğrenmek istemeyene birşey öğretmenin mümkün olmayışı. Birçok meslekte bu ilişki karşılıklı çaba gerektirmiyor, doktor hastayı uyutup ameliyat ediyor, avukat bir kez onay alınca istediği gibi savunuyor.  Öğretmenler ise, öğrenciyi sürekli ikna etmek ve ilgisini çekmek zorunda. Öğrencilerin çoğunlukla kendi istekleri dışında sınıfta oldukları düşünülürse, bu iyice zorlu bir uğraş. (Labaree, 2008).

 

Bir diğer önemli konu da, üniversitede ders verenlerin öğretmenlik eğitimi almamış olması. Üniversitede ders verenlerin bir üniversite mezunu olması, ya da yüksek lisans derecesi almış olması yetiyor. Örneğin, Bilkent yarı-zamanlı öğretim elemanları için bile yüksek lisans derecesini şart koşuyor. Öğretim üyesi olmaya çalışanlar veya olanların, derslere ek olarak araştırma yapmaları beklendiği için zamanlarının büyük bölümünü bu çalışmalar ve projeler alıyor. Elbette, iyi ders anlatmak veya öğrencilerle düzgün ilişkiler kurmak için özel bir eğitim alınması şart değil, ancak en azından süreci karşılıklı bir öğrenme süreci olarak görmek ve başladığı noktada sabit kalmamak öğretenler için de gerekli.

 

Üstelik, bu işin yapıldığı süre boyunca belirli bir başarı göstergesi de yok, yani öğrencinin dersi dinleyip dinlemediğini, ilgilenip ilgilenmediğini, anlayıp anlamadığını tartacak tek mekanizma, ders sırasında gerçekleşen iletişim ki, bu pek az durumda sözlü - sorular veya katılım biçiminde - daha çok da sezgisel.* Öğretilenlerle yıllar sonra hatırlananların da her zaman aynı olmuyor; derste başarılı olup iyi notlar alan bir öğrencinin aklında kalanlar veya meslek hayatında kullanacağı bilgiler sizin önem verdiğiniz ve vurguladığınız konulardan çok farklı olabiliyor. Bunu ilk kez aşağıda aktardığım olayla farkettim sanırım.

 

Eve gerekli bir malzemeyi almak için gittiğim mağazada, yıllar önce mezun olmuş bir öğrencim çalışıyordu ve kendini tanıtıp hatırlattı. Sohbet sırasında, benden aldığı ‘İnsan ve Çevre’ dersinde sınıfa anlattığım bir deneyimden çok etkilendiğini ve hiç unutmadığını söyledi. O dönemde, Amerika’da geçirdiğim yıldan yeni dönmüştüm ve orada yaşarken tuhaf bulduğum komşuluk ilişkisini aktarmıştım. Kültürler arasındaki farklardan söz ederken Amerikalı ev kadını komşumun her karşılaştığımızda, ‘bir kahve içsek, ama şimdi gitmem gerek’ diye diye yılın sonunu getirdiğini, vedalaşırken de ‘bir kahve içemedik’ deyişini anlatmış ve yanılmıyorsam ‘bu durum bizde olsa, insanlar elindeki işi yarım bırakıp o kahveyi mutlaka içer’ demiştim. Kültürümüzün değişime uğradığı bu kadar yıldan sonra bu dediğimin hala geçerli olduğundan emin olamıyorum, ama öğrencimin bunu hatırlaması hoşuma gitmişti.

 

 ---------------

 

‘Kent Sosyolojisi’ dersimde heyecanla anlattığım bir konu olan kadınları özgürleştirecek ve günlük hayattaki yüklerini azaltacak tasarım örnekleri verirken kız öğrencilerin bu konuya kuşkuyla yaklaştığını görünce, sorular sorarak nedenlerini anlamak istedim. Temel olarak, alışık oldukları yaşam tarzına uygun olmayışı, mülkiyet ve sahiplenme konularını sorgulamalarını gerektirmesi nedeniyle konuya uzak kaldıklarını farkettim. Sonuçta, daha komünal ve paylaşımcı bir düzen anlayışı, bugünün bireyci ve mülkiyetçi yaşam tarzından çok farklı idi ve bu onlara cazip gelmiyordu. Daha sonra, bir stüdyo dersinde üstelik de bir erkek öğrencinin bu yaklaşımı projesinde kullanması benim için beklenmedik ve güzel bir sürpriz oldu. 

 

Meslektaşlara anlatmak

Akademisyenlerin dersler dışında seminerler, kongreler ve çeşitli jüriler aracılığıyla birbirlerine anlatması ve bilgi alışverişi yapması olağandır. Hatta, bu alışverişin besleyici ve zenginleştirici olması, farklı çalışma alanları üstüne bilgi edinmeyi sağlaması beklenir. Bu yüzden, üniversitenin genelinde olabileceği gibi, fakülte ve bölümlerde de seminerler düzenlenir, anlatılan konulara ilgi duyanlar bunlara katılır ve çeşitli konularda tartışıp fikir edinirler. Bu sürecin, bir üniversitede çalışmak üzere başvuran adayların değerlendirme sürecinin bir parçası olması sık rastlanan bir durumdur. Bu türden etkileşimlerin düzenli olması, üniversitede yapılan çalışmalardan haberdar olmak ve varsa işbirliği potansiyellerini farketmek açısından da çok yararlıdır. Bunları gelenek haline getirmek ise çaba ister ve sürdürülmesi, akademik ortamın ders vermenin ötesinde kurgulanmasını gerektirir. Üniversiteler akademik kimliklerinden uzaklaştıkça bu tür etkinliklerin sayısı azalır.

 

David Lodge’un (1984) Small World kitabında çok güzel betimlediği kongre etkinliği, anlatma/dinleme konusunda iyi bir örnek. Kongreler dünyanın çeşitli ülkelerinde, akademisyenler arasındaki ilişkiyi arttırmak, başkalarının çalışmalarından haberdar olmak, özellikle gençler için iş potansiyeli yaratmak gibi amaçlarla düzenlenen bilimsel toplantılardır. Katılımcı sayısını arttırmak için ülkelerin cazip kentlerinde veya merkezlerinde yapılırlar, bu yüzden ‘kongre turizmi’ diye bir kavram bile var. Her kongrede birkaç star bulunmasına gayret edilir ki, bu da ayrı bir cazibe unsurudur. Bunun karşılığında, sıradan katılımcılar kongre kayıt ücreti, yol ve otel parası öderken, starlar genellikle davet edilip ağırlanırlar. Kongrelerin büyüklüğüne göre birçok eş zamanlı oturum olur, düzenleyiciler oturumları birbirine yakın konularda çalışan akademisyenlerle oluşturmaya çalışırlar. Dolayısıyla, konuya ve oturumda ünlü birisinin bulunup bulunmamasına bağlı olarak sunucular birkaç kişiye de, birkaç yüz kişiye de sunum yapabilirler. Tüm konuşmaların ilginç veya birbiriyle bağlantılı olmasını sağlamak her zaman mümkün olmaz. Dinleyicilerin bir kısmı, sonradan yapacakları kendi sunumlarıyla veya sonra gidecekleri oturumlarla ilgili plan yaparken, dinleyenler de daha çok akıllı görünmek için soru sormak veya sunucuyla sonradan tanışmak için plan yapmak gibi düşüncelere dalarlar. Birşeyler okuyan, mesajlarına bakan – cep telefonu son zamanlarda bu ortamlarda da bir sorundu - da çoktur. Zaten üstüste yapılacak birkaç konuşmayı dinlemek zorunluluğu olmadığından arada çıkıp giden de olur, arada salona giren de. Ben de bu tür kongrelere katıldım. Bu konuda vereceğim en ilginç örnek aşağıda yer alıyor.

 

Katıldığım kongrede sunduğum bildiri, ana konunun çeperinde kaldığı için çok katılımcı beklemiyordum, yine de 20 kadar kişi vardı salonda. Tam anlatmaya başladım, baktım yanımda birisi durmuş anlattıklarımı işaret diline çeviriyor, meğerse işitme engelli bir dinleyici varmış, onun için çevirmen tutmuşlar. Bir yandan bu durumu takdir ederken, bir yandan da ülkemizdeki birçok fiziksel engellinin çektikleri aklıma gelince üzüldüm. Biraz da komik buldum doğrusu; hem anlattıklarımı fazla önemsemekmiş gibi geldi, hem de zaten yabancı dilde yapılan bir sunumun bir yabancı dile daha çevrilmesi ne kadar olabilir diye düşündüğüm için. Böyle şeylere bizim kültürde hiç alışık olmamak da vardı elbette işin içinde.

------------------------------

Pandemi nedeniyle uzaktan eğitimin yaygınlaşmasıyla, bu iletişim olanağı büyük ölçüde ortadan kalktı. Yüz yüze eğitim kurallarının uzaktan yapılan derslerde sağlanması çok daha zor.
 

Kaynaklar
 

Labaree, D.F. (2008) An uneasy relationship: the history of teacher education in the university, Handbook of Research on Teacher Education: Enduring Issues in Changing Contexts (3rd ed.) içinde, Cochran-Smith, M., Feiman Nemser, S. ve McIntyre, J. (Der.), Washington, DC: Association of Teacher Educators, s. 290-306.
 

Lodge, D. (1984) Small World: An Academic Romance, Londra: Penguin Books.

bottom of page