top of page

13

 

FİLDİŞİ KULE ve KENDİNE SÖMÜRGECİLİK

Akademik kurumlar ve üniversiteler, özellikle toplumdan ve politik ortamdan kopukluklarına dikkat çekmek isteyenler tarafından ve çoğunlukla da küçümseyici bir tavırla ‘fildişi kule’ olarak adlandırılır.* Bu tavra kendim de maruz kalmışımdır, toplumda herhangi bir sorun yaşandığında ‘üniversiteler de ses çıkarmazsa’ gibi yorumlar çok yapılır. İçimden sormak gelir, duruma göre bazen de sorarım; ‘üniversiteler de bu toplumun parçası değil mi? Benzer yozlaşmalardan, yılgınlıklardan paylarını almış olamazlar mı?’ Hele son yıllarda, işten atılan, dava edilen, hapse giren akademisyen sayısındaki artış yılgınlığı açıklamaya yardım edebilir. ‘Hep böyleydi’ denecekse, geçmişte böyle olmadığına dair örnek çok, sayıları gittikçe azalsa da hala direnenler var. 

 

Yıllar önce ODTÜ’de öğrenci olduğum dönemlerde hocaların ofislerinin kapısında haftalık ders programları asılı olurdu, yakın zamana kadar bu uygulama Bilkent’te de vardı, son zamanlarda kayboldu. Aslında, görüşmek için gelenlere bilgi vermesi açısından iyi bir yöntemdi, o zamanlar hocaların ders dışındaki zamanlarında sürekli odalarında olmalarını beklemek diye bir anlayış yoktu, ‘derste değilse niye odasında değil’ diye sorgulayan olmazdı. Ben sadece öğrenciyken şöyle düşündüğümü ve bunun yaygın bir düşünce olduğunu hatırlıyorum: ‘oh, ne rahat iş, haftada 9-10 saat ders anlatıyor, gerisinde boş, ofise gelmese bile oluyor’. Adını bilmeden fildişi kule kavramına ilk yaklaşımım bu şekilde, yani keyif boyutuna öncelik vererek oldu. Yıllar içinde ve biraz da tesadüflerin yönlendirmesiyle bu gruba dahil olduğumda, hatta olmaya çalışırken – örneğin yüksek lisans ve doktora çalışmalarım sırasında – işlerin hiç de dışardan göründüğü gibi olmadığını anladım; bir saat ders anlatmanın gerektirdiği hazırlık saatlerini yaşama fırsatını bulduktan sonra. Bununla sadece derse hazırlık, sınav hazırlama, okuma sürelerini kastetmiyorum, sınıfın karşısına çıkıncaya kadar geçen ve özel hayatın içine sızan birçok saati de düşünüyorum. Tatile bile kitap dolu bavullarla gidip okuyamadan dönerken veya haftasonları evdeyken çocuğunuzla ilgilenmek yerine çalışınca çekilen vicdan azabı da cabası.

Sadece performans kısmını göz önünde bulundursak bile, 50-60 kişilik bir sınıfın önünde fazla da açık vermeden bir şeyler anlatmak zordur, hele de ilgilenip ilgilenmediklerini, öğrenip öğrenmediklerini dert ediyorsanız. Zaten, akademisyenliği herhangi bir meslekten ayıran şeylerden biri bu bence; başka dertleriniz varken, canınız sıkkınken, sağlığınız tam yerinde değilken de hevesle yapmanız gerekir, çünkü hevessiz bir öğretmen, öğrencinin hevessiz olacağının garantisidir. Farklı beceriler gerektirmekle birlikte, bu grupta sayılabilecek başka işler de var; örneğin, ögretmenler, hemşireler, hatta duruma göre ebeveynler. Öğretmeyi başarmak ayrı bir konu, hevesle anlatmak başarıyı garantilemez maalesef, ama şarttır. Anlattığına inanmayan, inandıramaz, işin özü budur. Ders yüküne ek olarak, çeşitli komite toplantıları, değerlendirme jürileri, başka kurumlardaki ek görevler de epeyce zaman alır. Öğrencilerin bunları bilmesi zor, o yüzden bir iki kez uğrayıp ofiste bulamadıkları zaman ‘hiç yerinde olmuyor’ diye şikayet etmeleri oldukça yaygındır. Aslında, bu şikayetin haklı olduğu durumlar sanılandan daha azdır.  

Danışmanı olduğum bir öğrenci, bir şey sormak üzere ofisime anlaşılan birden fazla kez uğrayıp beni bulamayınca, o sırada kapımın dışında asılı olan bir sergi duyurusunun üstüne kaba bir notla ‘kaç kez geldim, bulamadım’ gibi bir karalama yazmış. O sırada ofis komşum olan öğretim üyesi yapanı teşhis etmiş ve bana da aktardı. Kapımın dışına isimsiz olarak ‘bu notu yazan öğrenci gelip beni görsün, gelirken de karaladığı afişin yenisini bulup getirsin’ diye bir not astım. Hocaların ders saatleri dışında ofiste olmak zorunda olduğuna ilişkin bir anlayış işin doğasına aykırı olsa da, özelikle öğrenciler arasında bu düşünce yaygın.

 

Fildişi kule söylemine geri dönersek, Bilkent’in bu tanıma her anlamda uyduğunu söyleyebilirim. Özellikle öğretim kadrosunun, Türkiye’nin mutlaka gelir açısından olmasa bile, sosyal açıdan üst sınıflarına dahil olması ve eğitim düzeyleri ister istemez belli bir kendini beğenmişlik yaratıyor.**

Bunun ilk rastladığım örneği, ilk yıllarımda birlikte ders verdiğim bir stüdyo hocasının, bir mimarlık ofisine götürdüğü yüksek lisans öğrencilerini tanıştırırken söze ‘şu ünlü mimarın kızı’, bu ünlü akademisyenin oğlu’ diye başlayıp böyle olmayan bir öğrenciye sıra gelince ne diyeceğini bilememesi idi. Bunu bana ünlülerden birisinin kızı olan öğrenci utanarak aktarmıştı. 

Bilkent’in genelde ideolojik bir tavır almaması içinde bulunduğumuz koşullarda diğer üniversitelerle karşılaştırılınca neredeyse olumlu bir tutum, çünkü aynı nedenle Bilkent yönetimi kurulduğundan beri her ideolojik yaklaşıma eşit mesafede ve uzak kalmayı başarmış ve bu nedenle kimseyi açıkça cezalandırmamıştır. Bir çok üniversite gibi ‘fildişi kule’ sıfatını haketmesinin nedeni içine kapalı, küçük ve toplumla çok ilişki kurmayan – kurduğunda da, bunu üstten bir tavırla yardım etmek, destek olmak veya etkilemek amacıyla yapan – bir topluluk oluşturmasıdır. 

 

Toplumla ve kentle ilişkiler

 

Şimdi söz edeceğim sadece Bilkent özelinde bir konu değil, kentlerimizde son yıllarda iyice artan ayrışmanın bir sonucu, burada ele alma nedenim yapısı gereği daha eleştirel olması gereken üniversite çalışanlarının genel eğilimlerden dışarda kalmadığını, hatta onları beslediğini vurgulamak. Öğrencilerim derslerde Ankara’nın çeşitli semtlerine – genelde Ulus ve Kızılay, çünkü bildikleri en uzak örnekler bunlardı – gitmekten çekindiklerini söylediklerinde, onları gitmeleri için teşvik ederdim. Örneğin, Ulus civarında hoşuma giden yerleri aktardığım birkaç öğrencim sonradan gelip böyle değişik yerleri görmelerini sağladığım için teşekkür ettiler.*** Bence, üniversite eğitimi bu kopukluğu gidermeye yardımcı olmalı, arttırmaya değil. Bu sembolik bir şekilde gidip Ulus’u görmekten ibaret değil elbette, ama bu da önemli bir adım. 

 

Üniversitelerin şehir dışında kampüsler halinde yerleşimi ve başta güvenlik çeşitli nedenlerle bir çeşit kapalı yerleşimler halini almasıyla kamusal alan niteliklerini epeydir yitirdikleri biliniyor (Shoemaker ve Schmidt, 2019). Öğrencilerin üniversite eğitimi için ödedikleri ücret karşılığında ayrıcalıklı hissetmeleri için bu yerleşkelere herkesin rahatça girmesini engellemek gerektiriyor olabilir, ancak bu durum sadece özel üniversiteler için değil devlet üniversiteleri için de geçerli. Hatta, şehir merkezinde yer alan üniversitelere de giriş denetim altında. Bu noktada, kamusal alan olarak üniversite tartışmasının yalnızca gözetleme ve kayıt altına alınma ile ilişkisini belirtmekle yetineceğim. Birçok başka mekanda olduğu gibi üniversitelerde de, kameraların ve kimlikle girilen mekanların sayısı arttıkça, kamusal alanın kullanımı iyice kısıtlanıyor.****

 

Bu açıdan üniversitenin çeşitli bölümlerinde çalışan birçok tanıdığım da, öğrencilerden farklı değil. Şehrin merkezine gitmek bir zorunluluk olmazsa kaçınılan bir durum. Lojmanın sağladığı avantajlar bu tercihi destekliyor, neredeyse şehri tümüyle yabancılama durumu var. Yıllardır Kızılay’a gitmemekle övünenler bile var, lojmandan taşındıklarında da genelde merkezden daha da uzakta bir başka kapalı yerleşkeye gidiyorlar. Lojmandan 1 km.’yi geçmeyen mesafedeki bölümlerine arabalarıyla gidenler çoğunlukta.  

 

Dışardan beslenmek ve içe kapalılık 

 

Kente yabancılaşmanın yanısıra, bu tavrı benimseyenlerin gittikleri ve hatta uzunca süreler yaşadıkları ülkelerde, oralardaki kültürle ve insanlarla fazla ilişki kurmadan ve mümkün olduğunda Türkiye’lilerle arkadaşlık edip kendi içine kapalı bir topluluğun üyesi olarak yaşamaları söz konusu. Gittikleri yerden, bilimsel bilgi dışında pek birşey öğrenmeden dönmeleri ancak buna bağlanabilir. Üniversitede çalışan yabancı öğretim elemanlarına kucak açıldığı da söylenemez, ‘onun yüzünden toplantı İngilizce yapılmak zorunda’ diye konuşulduğu, düşünüldüğü pek çok durum biliyorum. Yabancı öğretim elemanlarının arkadaşlık ettiği kişiler de genellikle sınırlı sayıda oluyor, çünkü kimse örneğin yemek yerken İngilizce konuşmak istemiyor.***** Sonuçta, küresel bir üniversite olma iddiasının biraz da, elemanlarının küreselliğiyle ilişkili olduğu unutulmamalı. 

 

Fildişi kulenin en önemli bileşenlerinden birisinin yurt dışında – daha çok da Amerika’da – alınan eğitim, özellikle de doktora derecesi olduğunu düşünmeme yol açan çok örnek var. Açıklamam gerekir ki, dünyadaki iyi üniversitelerde de uygulanan ve akademisyen adaylarının doktora yaptığı üniversitede kadrolu olarak işe alınmasını (inbreeding) engelleyen kuralın yanlış olmadığını düşünüyorum. Aancak bu durumun da istisnaları olabilir ki, Bilkent bu esnekliğe pek fazla sahip değil. Örneğin, doktoradan sonra, yurt içinde de olsa belli bir süre başka üniversitede çalışıp dönmek isteyen veya ayrıldığı takdirde yerinin doldurulması kolay olmayacak kişiler için bu kural uygulanmayabilir, özel durumlar olabilir. 

 

Bilkent’te bir modernlik göstergesi olarak Batılı ziyaretçilere klasik müzik dinletileri düzenlenmesi de, kendini yabancılara beğendirme çabasının bir ürünü olmalı. Üniversitenin akademik amaçlı bir tanıtımına veya önemli görünen her etkinliğe bu biçimde başlamak ne kadar gerekli bilmiyorum. Ziyaretçileri, ziyaret amacı olan çalışmanın dışında zaman kalıyorsa süregelen Bilkent konserlerinden birisine davet etmek çok daha doğal bir davranış olurdu.

 

Fakültemiz için danışılacak kurul geldiğinde tanışma kokteyli yapılması ve bunun kısa bir konserle başlaması, üniversitenin ne kadar yaygın ilgileri olduğunu aktarmak için bir gösteri olabileceği gibi GSTM ve Müzik Fakültelerini aynı kategoride algılamaktan kaynaklı da olabilir. İhsan Doğramacı’nın doğum, ölüm yıldönümlerinde konserlerle anılması, belki modernlik vurgusu da olan bir saygı gösterisi, ama aile içinde yapılması daha anlamlı olacak bir töreni yıllık bir rutine dönüştürüyor. 

 

Toplumla ilişkileri kültür ve sanat aracılığıyla kurma çabası elbette çok olumlu ve Bilkent Senfoni Orkestrası konserlerinin çok dinleyici çektiğini ve bu anlamda Bilkent’in toplumla ilişkisinde önemli yeri olduğunu vurgulamak gerekiyor. Ancak, genellikle eski Doğu Bloku ülkelerinden gelen müzisyenlerin özlük hakları konusunda yıllar boyunca süren sorunlar söz konusu, uzun yıllar sigorta sistemi dışında çalıştıkları için emeklilik haklarını güçlükle elde eden çok sayıda yabancı müzisyen olduğu biliniyor. 

Her alandaki ünlü isimleri, aynı zamanda tanıtım amacıyla kullanmak (örnek olarak şimdi hiçbiri hayatta olmayan Cüneyt Gökçer, Halil İnalcık, Norman Stone ve Talat Halman verilebilir) ve ayrıcalıklı davranmak söz konusu. Bu dünyanın birçok üniversitesinde yaygın bir durum, bazı yabancı devlet adamlarına üniversitenin ünvan vermesi, bir çeşit zorunluluk olsa da bu grupta ele alınabilir. Buradaki örnekleri istisna olarak kabul etsek bile, yabancı olduğu için daha kolay işe alınan ve bu nedenle kendisini var olan elemanlardan üstün görenlerle uğraşmak sıkıntılı durumlar yaratabiliyor.

 

Bizim fakültede çok sık rastlamasam da, bu örneklerden birisi, son derece kaprisli, arasıra çalışanların ofisine aniden girip ne yaptıklarını sorgulayan, hatta ‘bakalım neler yapıyorsunuz?’ diye derslerine girmeye çalışan, öğrencileri kişisel işleri için kullanan birisiydi. Neyse ki, sözleşmesi bir yıldan fazla uzatılmadı, gittiğinde de herkes rahat bir nefes aldı. 

 

İdeolojik olarak eskiye ve aile değerlerine bağlılık, bazen çağdaş bir üniversiteye yakışmayan uygulamalara yol açıyor. Çeşitli etkinlik ve kutlamalara davetiye yollanırken üstünde sadece erkek isminin yazılıp ‘ve eşi’ ifadesinin kullanılması örneğinde olduğu gibi. 

 

Ben ilk olarak, üstelik eşim başka bir üniversitede çalışırken onun adına ‘ve eşi’ diye bir davetiye alınca geri gönderip ‘o burada çalışmıyor’ dediğimde çok şaşırmışlardı, yıllar sonra eşim de Bilkent’te çalışmaya başladı. Davetiyeler hala aynı şekilde gelmeye devam edince, bu sefer ikimiz birden itiraz edip ayrı ayrı ve kendi adımıza davetiye almayı sonunda başardık. Son zamanlarda ikimize de önce kendi adımız olmak üzere, ikimizin birden adı yazılı davetiyeler gelmeye başladı. Anlaşılan, birtakım ezberlerin bozulması sandığımızdan daha zormuş ki, bir türlü iki ayrı üniversite elemanı olarak davet edilemedik.

 

Bu ezber bozmak açısından çok küçük bir örnek olabilir, ancak önemli. Toplumsal etiketlerin cinsiyetçilik göstergesi olmaları kaçınılmaz, hele de toplumsal cinsiyet konularının çok tartışıldığı bir dönemde öncü olması gereken bir üniversitede bu tutum olağan kabul edilmemeli. 

 

Toplumla ilişkilerin zayıf kalması konusunda vereceğim bir diğer örnek, özel statülü ortaokul ve lise eğitimi (sonradan ilkokul eklenerek) için kurulan BUPS (sonradan BLIS) ve Özel Bilkent Lisesi üstüne olacak.

 

Bu olay, doğrudan üniversiteyle ilişkili olmasa da, üniversitede çalışanların birçoğunun çocuklarının gittiği Bilkent Üniversitesi Hazırlık Okulu (BUPS) adıyla açılan - sonradan adı BLİS olarak değişti - ve kampus sınırları içinde yer alan liseyle ilgili. Kızım orada okurken veli temsilcisi olarak davet edilince doğal olarak kabul edip toplantıya gittim. Ancak, bu görevin bir şeref payesi sayıldığını ilk toplantıda farkettim. Yabancı müdür ve hocalarla toplantıda İngilizce konuşulduğu için, İngilizce az bilen veya bilmeyen velilerin kendilerini ifade edemeyip ezilmesi, bu nedenle diğer bazı velilerin takındığı üstten tavırları ve konuların eğitimden çok kermes, sanat etkinlikleri, destek toplama gibi yan konularda yoğunlaşması beni şaşırttı. Bir veli, dil engeli nedeniyle biraz da çekinerek derslerle ilgili bir soru sorduğunda, müdürün ‘siz karışmayın, onu biz hallederiz’ tavrı da canımı sıktı. Toplantı sonunda fakülteden bir kişiyi daha önermemi istediklerinde, önce o kişiye sormak istediğimi söyleyince bunu çok tuhaf buldular, çünkü görevi kabul etmemeyi düşünemiyorlardı. Bu toplantıdan sonra, böyle bir oluşuma fazla bir katkım olamayacağını düşünerek ayrılmak isteğimi bildirince açıklama yapmak zorunda kaldım. Bu kurullara girmek gibi, çıkmanın da zor olması, o zamanın gerçeği idi.

-----------------------------

Kavramın tarihi ve kullanımları üstüne ayrıntılı bir inceleme için Shapin (2012) görülebilir.

** Bu konuda kendi tavrımın belki biraz da tesadüfen farklı oluştuğunu söylemek isterim ve bunu bir şans sayıyorum. Ailevi koşullar nedeniyle ilköğretimimi Türkiye’nin çeşitli illerinde tamamladığım için, kocaman insanların bitirdikleri liseyle bile övünmelerini hiçbir zaman anlamadım. Daha sonra tüm derecelerimi aldığım ODTÜ düzeyinde üniversitelerin dünyada da az olduğuna inanıyorum, ama bunu bir karşılaştırma konusu yapamam çünkü küresel ölçekte bakılırsa ODTÜ ve Bilkent’i de geride bırakacak çok sayıda üniversite var. Çalışılan alana bağlı olarak göreceli bir kavramdan sözettiğimizin farkında
olmak önemli.

*** Gençlerin yaşadıkları kentleri benimseyip aidiyet duymaları için önce tanımaları gerekiyor. Aynı çerçevede rastladığım AnkaraAks etkinlikleri gençlerin kentlerini sahiplenme çabaları açısından öncü nitelikte bir örnek. Çalışmalarına yakın zamanda şahit olduğum Başkent Gençlik Meclisi’ni de bu kapsamda eklemek isterim.

**** Burada son günlerde tartışmaya yol açan TED Üniversitesi’nin Ankara’nın en eski parlarından birisi olan Kurtuluş Parkı’nı özelleştirme çabasına değinmek gerekli, çünkü kentin en merkezi yerinde bir kamusal alan ihlaline örnek oluşturuyor.

***** Kendimize fazla haksızlık etmemek için, Hollanda’da ziyaret ettiğim Tilburg Üniversitesi’nde durumun benzer olduğunu söylemeliyim.

Kaynaklar

Shoemaker, S. ve Schmidt, P. (2019) Building ivory surveillance towers: Transformations of public space in higher education, Surveillance, Privacy and Public Space içinde, Newell, B. C., Timan, T. ve Koops, B. (Der.) New York: Routledge, s.33-50.
 

Shapin, S. (2012) The Ivory Tower: the history of a figure of speech and its cultural uses, BJHS
45(1), s.1–27.

bottom of page