B(LOG):
Bilkent’te 30 Yıldan İzlenimler
6
DÜZEN KOMUTLARLA MI SAĞLANIR?
Bu bölüme, Ursula Le Guin’den bir alıntıyla başlamak istiyorum; ‘Düzen ‘emirler’ demek değildir’.*
Bizde olduğu gibi emir-komuta zinciri içinde iş yapmaya alışık toplumlar için bu basit gibi görünen ifadeyi epeyce açıklamak gerekiyor; neyse ki, örneklemek için çok gözlemim var. En başta, neredeyse eğitim sistemimizin tümü, birşeyleri işe yarayacak diye yapmak zorunluluğu üstüne kurulu; üniversiteye giriş sınavına – hemen ayrımı koyalım, üniversiteye değil - hazırlık olacak diye matematik, fizik, tarih öğrenmek - öğrenmekle ezberlemek arasındaki ayrımı da buraya not koyalım – ebeveynleri ve otoriteyi memnun edecek, en azından rahatsız etmeyecek şeyleri öğrenmek, hangi mesleği yapmamız gerektiğini öğrenmek – burada da, bilinçli seçmekle, seçilecek şeyin işaret edilmesini ayıralım - gibi. Bizim çocukluk ve gençlik dönemlerimizde parklarda ‘çimlere basmak yasak’tı örneğin. Çimlere basmanın veya oturmanın yasak olmasındaki saçmalık neyse ki sonunda anlaşıldı. Şimdi gençler çimlere basıp oturabiliyor, ama düşünce yasakları, en azından kısıtlamaları daha çok daha fazla. Etraflarında pervane olan aile ve buyurucu eğitim sistemi de, bu duruma katkı yapıyor.
Üniversite sistemi açısından eğitime yarardan çok zarar getiren bir uygulamayı burada uzunca ele alacağım. Genelde tüm okullarda devam zorunluluğu var, aslında ilköğretim aşamasında, yani çocuklar velilerinin gözetimindeyken bunda pek fazla tuhaflık yok. Veli, çocuğunu okula emanet ediyor ve oradan da teslim alıyor. Üniversitelerde de devam zorunluluğu çoktandır var, hatta devamı teşvik etmek için ders notunun belli bir yüzdesini derse devam oluşturuyor. Tek başına bu uygulamanın yararına inanmadığım için neredeyse son 15 yıldır devam yerine katılıma not veriyordum ve bu sınıfta bulunmayı zorunlu kılsa da, ondan ibaret olmadığı için öğrenciye aktif bir görev yüklüyordu. İşin doğrusu, dersi genelde ilgiyle izlediği halde birkaç derse gelmeyen bir öğrenciyi notla cezalandırmak bana hiçbir zaman doğru gelmedi.
YÖK derse devamı, tüm üniversitelerde zorunlu hale getirince bu durumdan bir şekilde sıyrılmaya çalışan öğretim üyelerini de üniversiteleri aracılığıyla denetlemeye başladı.** Her derste öğrenciler bir devam çizelgesi imzalıyor ve ders dönemi sonunda bu çizelgeler dersin nasıl işlendiğine dair bilgileri içeren bir dosyaya eklenerek üniversite yönetimlerine iletiliyor, duyduğum kadarıyla YÖK baskınlar yaparak dosyaları rastgele denetliyor ve eksikler için üniversite yönetimlerine yükleniyor. Doğal olarak, üniversite yönetimleri de öğretim elemanlarını sıkıştırıyor. Aslında, dönem sonlarında ders dosyaları hazırlayıp ilgili bölüme teslim etmek uzunca süredir uygulanıyordu ve bu uygulamanın dersi veren kişinin değişmesi durumunda bir süreklilik ve varsa aynı dersi veren farklı kişiler arasında eşgüdüm sağlanması gibi faydaları olduğu söylenebilir. Ben olumlu amaçlarla kullanıldıkları bir durumu hatırlamıyorum, hatta gittikçe bürokratik bir yük halini aldığını ve yalnızca denetim amaçlı kullanıldığını düşünüyorum.
Üniversitedeki görevimin son yıllarında sadece sınıfta oturmanın, öğrenci dersle ilgilenmiyorsa işe yaramamak bir yana, ilgilenen öğrencileri de rahatsız ettiğini görerek, başka yöntemler geliştirmeye çalıştım. Üniversitede geçirdiğim son 10 yıl boyunca neredeyse tüm derslerimde klasik sınav yerine ‘açık kitap, açık not’ sınavı veya proje ve dönem ödevi gibi öğrencinin araştırmasına ve inisiyatifine dayalı, ezber ve polisliği gerektirmeyecek çözümler ürettim, hatta gruplar halinde çalıştıkları sınavlar tasarladım. Buna rağmen, kopya çekmeyi deneyen öğrenciler oldu, bunlardan bir örnek verebilirim. YÖK’ün bile çalıntıyı – akademik hayatta daha yaygın deyişle intihali - normalleştirmeye çalıştığı ve üniversitede de bu konuda verilen cezaların azaldığı bir döneme denk geldiği için kopya olaylarının artmasına şaşırmak gereksiz. Akademik dünyaya özgü öğretilerin benimsenmesi için öğrencilere örnek olmak ve temel kurallara uymalarını ciddiyetle talep etmek gerekiyor, hocaların yaptığı intihal gözardı edilirse öğrencilerin de yapmaması için bir dayanak kalmıyor.
Mezun olmasına bir hafta kala teslim ettiği ödevde neredeyse tümüyle, hem de basılı bir yayından
çalıntı yapan öğrencinin, kendisini disipline verdiğimde şaşırması ve neredeyse ‘bakalım, anlayacak mı?’ diye beni denediğini iddia etmesi ilginçti. Üstelik de, internet kullanımının bu kadar yaygınlaştığı bir dönemde, kendisinin internetten kopyaladığı yazıyı hocasının bulamayacağını düşünmesi ayrı bir saflık işareti olmalı. İnsan daha çok bu cüreti nasıl bulduğunu şaşırıyor.
Sınav ve ödevlerde kopya çekme konusu her zaman sorun oluşturur. Ancak, deneyimlerime göre öğrencilerin yorum ve değerlendirmesine dayalı olan sınav ve ödevler, kopya olasılığını azaltıyor ve öğrencileri kolaya kaçmak yerine çalışmaya teşvik ediyor.
Zorlama olmadan eğitim nasıl yapılabilir?
Burada uzunca bir parantez açıp verdiğim son derste – son sınıf öğrencilerine araştırma raporu yazmayı öğreten ve özendiren bir derste – yaptığım uygulamayı anlatacağım. Kanımca, sınırlı bir deney olmakla birlikte öğrencilerin derse ilişkin tutumları üstüne oldukça açıklayıcı bir örnek oluşturuyor.
Dersler genelde 14-15 haftalık modüller halinde veriliyor, bu ders haftada bir kez 3+1 (son 1 saat gerekirse kullanılmak üzere) saat olarak tanımlanmış. Devamı zorunlu yapmanın öğrencilerin sadece imza atmak için sınıfa gelmesini sağladığını çoktandır gözlemekte olduğum için ilk derste devam zorunluluğu olmadığını, gelenlerin sadece dersle ilgilenmesi gerektiğini ve ders boyunca ellerinde telefon görmek istemediğimi açıkladım. Bu ders bitirme projesi niteliğinde bir son sınıf dersi olduğu için öğrencilerin kendilerine özgü bir araştırma raporu hazırlayacak biçimde okumalar, sunuşlar yapmasını ve konularıyla ilgili çeşitli yöntemlerle bilgi toplamalarını gerektiriyordu. Dersin hocası olarak bazı temel konuları anlattıktan sonra, hazırladığım güncel bir listeden ilgilendikleri – öğrenmek istedikleri – konuları seçmelerini ve yine verilen okuma parçalarını çalışarak sınıfta sunmalarını istedim. Ders süresi olan 14 haftanın onlara düşen 11 haftası boyunca, sunuşlar dışında da görev vererek, her derste sınıfta en az 7 kişi olmasını sağladım. Benim dışımda iki sunucu, iki tartışmacı, bir yönetici ve bir de kısa rapor yazıcı görevli vardı, onlar da görevlerini ve hangi konuda görev alacaklarını kendileri seçtiler. Diğer derslerinin yoğunluk durumuna göre, her derste minimum sayı olan ben dahil 7 ve 14 arasında değişen sayıda öğrenci oldu, genelde bu sayı 10 civarında kaldı. Bu düzen dönemin sonuna kadar hemen hiç aksamadan sürdü ve herkes görevlerini yeterince yaptı. Ayrıca, sınıfta olsunlar olmasınlar tüm öğrenciler ödev teslim tarihlerine uydu ve ödevlerini kendileri gelmeseler de arkadaşlarıyla gönderdi. Sadece ödevini teslim etmeye gelip derse girmeyenler de oldu. Sınıfın toplam 17 kişilik – göreceli olarak küçük – bir sınıf oluşu işimi kolaylaştırdı.
Burada verdiğim örneğe itiraz etmek çok kolay, en azından ‘60 kişilik derste ne yapalım?’ diye sorulabilir. Buna net bir cevabım yok, ancak şu anda yapılanın çağın gereği olmadığını rahatlıkla öne sürebilirim. Yani bunu bir başarı öyküsü olarak anlatmıyorum, yalnızca yeni yöntem arama gereğine işaret etmek istiyorum.
Gözlemlerimin bazıları beni de şaşırttı, aşağıda özetliyorum;
Genelde sorumluluk almaya fazla istekli olmayan öğrencilerim, dersi tüm zorunluklarını yerine getirecek şekilde takip etseler de, diğer haftalarda tartışılan konuları merak edip derse gelmediler. Eğitimde merak unsurunun neredeyse hiç kalmadığını, seçilen konuların da merak edilen değil, görev edinilen şeyler olduğunu düşünüyorum. Sorumlulukları dersten geçmek ve okulu bitirmek için bir araçtı, öğrenmek için değil. Yine de öğrendiklerini kar sayıyorum. Her durumda, gönüllülük esasına dayanan görevler çok daha fazla sahipleniliyor ve yerine getiriliyor, bu yolla en ilgisiz öğrenciler bile söz verdikleri işi yapıyor ve yapmadığında sorumluluğun kendisinde olduğunu biliyor. Başarısız olduğunda başkasında, örneğin dersin hocasında suç aramıyor. Az sayıda da olsa, kendi görevi dışında kalan konulara ilgi duyan, hemen her derse gelen öğrenciler de oldu. Dersi, sonuç, yani geçer not almanın ötesinde, öğrenmenin aracı olarak gören öğrenci sayısı belki de gerçekten bu kadar az. Buradan, en başta ele aldığımız merak konusuna dönersek bugünün gençliği pragmatik, yani doğrudan işine yaramayacak şeylere pek zaman ayırmıyor. Bazı açılardan haklılar da, çünkü günümüzde koşullar onları sürekli piyasa değeri olan konulara yönelmeleri konusunda zorluyor. Yine de, bu örnekte devam zorunluluğu olsaydı, dersin bu kadar verimli olmayacağını düşünüyorum.***
Eleştiri ve tartışma sorumluluğunu alan öğrenciler, bu işi ciddiyetle yapıyor ve arkadaşlarının eksiklerini tamamlıyor. Her öğrenci, zaman içinde her rolde olacağı için ve kendisine de sıranın geleceğini düşünerek diğerlerine karşı ölçülü ve saygılı davranıyor.
Derse gelme zorunluluğunu nasıl ciddiye alıyorlarsa, gelmeme özgürlüğünü de aynı şekilde ciddiye aldılar. Söz dinliyorlar, onları kandırdığımı ve tuzak kurduğumu düşünmemelerini bir güven göstergesi olarak kabul ettim. Gelenler telefonlarını da kullanmadılar, en azından bu konuda dikkatimi çekmediler.
Eskiden hocalardan çekinilirdi, bu mutlaka saygıdan değildi, bir uzaklık ve güvensizlik de vardı. Bu durum epeyce değişti, çekinmek filan kalmadı, ama yine de derse gitmek üzereyken yanından geçtiğim ve selam verip başka yöne giden öğrencilerimin varlığı beni şaşırttı ve düşünmeme yol açtı. Beklentimi sorgulayınca, bozulmaya hakkım olmadığını, derse gelmek istemiyorlarsa istedikleri yerde olabileceklerini kabul ettim. Eskiden olduğu gibi ‘derse girmeyeceğim, bari hocaya hiç görünmeyeyim’ gibi bir kaçınma durumu yoktu. Kendime yönelik bir gözlemim de, artık saati telefondan öğrendiğim için saat kullanmadığımı ve derse telefonumu götürmediğim için de, yeniden saat takmam gerektiğini farketmem oldu.
‘Sınıfta öğrencilere ders anlatmak artık işlemeyen bir yöntem, yeni yöntemler bulmak gerek’ diye düşünürken, pandemi tüm dünyadaki gibi, bizdeki düzenleri de altüst etti. Bu, çok yeni bir durum ve eğitim açısından etkilerini tartışmak henüz pek mümkün değil, ancak bu dönemden sonra eski sisteme dönülemeyeceğini sanıyorum, hatta dönülmemesini diliyorum. Üniversite eğitiminin darboğaza girdiği bir zamanda, uzaktan eğitim verilen durumlarda da derse devamın ölçülmesi yerine, içerik ve öğrenme deneyimi açısından katkıları üstüne tartışmak ufuk açıcı olabilir. Üniversitelerin büyük çoğunluğunun bu duruma hazırlıksız yakalandığının ve online eğitim için de henüz uygun koşulların ve altyapının oluşmadığını biliyoruz. O yüzden, bundan sonra yapılacaklar konusu çok ciddi bir yaklaşım ve analiz gerektiriyor. Bu tehdit ortadan kalkar kalkmaz eski düzene geri dönülürse, bu deneyimden de yararlanmamış olacağız.
Yasaklar ne kadar yarar sağlıyor?
Yasaklar konusunda gençlerin tepkisinin başkaldırmak, itiraz etmek olduğu dönemler sanırım geride kaldı, gözlemlediğim son tavır, fazla itiraz etmeden bildiğini okumak. Bir de sigara yasağı gibi kapsayıcı yasakların etkisi var. 2020’den itibaren sigarasız kampus uygulamasına geçeceğini açıklayan Bilkent’te açıkta sigara içilebilecek işaretli alanlar oluşturuldu. Ofisler dahil binaların tümünde, hatta balkon ve teras gibi bina uzantılarında sigara içmek daha önceden yasaklanmıştı. Binaların içinde sigara içilmesi yasak olunca, özellikle kışın soğukta öğrencilerin binaların giriş kapılarının dibinde toplanıp sigara içmesi oldukça yaygındı. Yani, binaya giriş ve çıkışta deyim yerindeyse dumanaltı olurdunuz. Bilkent’te ilk olarak, yerlere sarı çizgiler çizilerek sigara içenler binalardan uzaklaştırıldı, daha sonra sigara içilen alanlar iyice kısıtlandı. Benim açımdan önemli olan, önceden öğrencileri uyardığımızda hiç aldırmadan kapının dibinde durmaya ve izmaritleri yerlere atmaya devam ederlerken, şimdi kendilerini yasağa uymak zorunda hissetmeleri. Yani, davranışlarının sonuçlarını ve kendileri dışındakilere zararını değil de, emirleri kabullenmeleri. (Şekil 2’de görülen sarı çizgilerin çizilmesinden sonra sigara içenler binalardan uzaklaştı.) Son dönemdeki kısıtlamalarla sigara içilmesine izin verilen yerlerin sayısı iyice azaldı. Sigara kullanımına kısıtlama getirmenin doğrudan kullanıcılar üstündeki etkisi bir yana, pasif kullanıcı durumundakiler için olumlu olduğu tartışma götürmez. Ancak, sigara kullananlar için ayrılan yerleri belirlerken dikkatli olunmalı ve bu nedenle başka olumsuzluklara yol açılmamalı. Son gördüğüm noktada, aşağıdaki şekilde görülen işaretli yerlerin çoğu yaya kaldırımı idi ve durum yayaların sigara dumanı içinden veya kaldırımdan inerek taşıt yolundan yürümesini gerektiriyordu. (Bkz. Şekil 3). (Bu konudaki ayrıntılı bir analiz için bkz. Karayiğit, 2021).****
Şekil 2. Fakülte önü sigara alanı sınırları
Şekil 3. Kaldırımlarda sigara içilebilen alan sınırları
Bahar şenlikleri pek çok üniversitede yapılan ve öğrencilerin yoğun ders programı yüküne biraz ara vermelerini ve birlikte eğlenmelerini sağlamak için bir fırsat olarak görülen birkaç günlük eğlence molaları. Genelde dönem sonu sınavlarına yakın bir zamana denk gelen bu dönemde çeşitli konserler düzen bu etkinliğe ayrılmış belli alanlarda satış masaları kurulur, yiyecek-içecek ve ufak tefek eşya satışı yapılır. Düşünce olarak güzel ancak bazen amacından uzaklaşan bir eğlence biçimi; bir dönemki şenlikte lüks araba tanıtımı yapıldığına bile tanık oldum.***** Ayrıca, bu günlerde dışardan girişin kolaylaşması denetimi zorlaştırıyor, birçok istenmeyen olay çıkabiliyor ve üniversite yönetimi zor durumda kalıyor. Bunlara karşı önlem almak pek kolay değil, şenlikleri kaldırmak ise öğrencilerin yoğun tepkisiyle karşılaşan bir önlem olacağı için tercih edilmiyor. Varılan noktada yapılan, üniversitelerin polisiye önlemleri yoğunlaştırması. Bu örnek, günümüzde üniversitelerin görev ve işlevi sorusuna bir yenisini ekliyor; bu tür denetim, bir üniversitenin sorumluluğunda mıdır? Üniversitede düzenlenen konserde çıkan olaylar, üniversitenin adına ne kadar gölge düşürür? Gençlerin taşkınlık yapmasını önlemek kolay değil ve alkol kullanımı taşkınlığın tek nedeni olmasa da, önemli bir neden olabilir. Yine de, bunun önlenmesi için polisiye önlem almak yerine, örneğin özel araçla girişi engellemek hem alkolü sokmayı zorlaştırır, hem de alkollü araç kullanımı önlenmiş olur. Yani, hedef ‘aman, gençler dağıtmasın’dan çok, ‘aman dağıtıp kendilerine ve başkalarına zarar vermesinler’ olmalı.******
Üniversite seçimi bir yarışa dönüşünce, bunların da hesaba katılması kaçınılmaz hale geliyor ve birçok kişinin enerjisini eğitim dışındaki konulara harcamasına yol açıyor. Pandemiye kadar her yıl yapılan
ve en son Mayıs 2018’de duyurusunu aldığım Bahar Şenliği konserleri için alınan tedbirler listesi buna iyi bir örnek, üniversitelerde öğrencilerin eğlenmesi için etkinlik düzenlenmesinde bir sorun yok, ancak öğrencilere güvensizliğin boyutlarına işaret eden uzun bir önlemler listesi görmek üzücü. Bu durumlarda polisiye önlemlerden çok karşilıklı güven oluşturmaya önem vermek gerekiyor.
Yasaklarla düzenin sağlanamayacağına çarpıcı ve acı örnekler arasında trafikteki kuralsızlıklar ön sırada; toplumun genelinde yaşanandan çok farklı olmasa da, aileleri tarafından alınan arabalarda yarışırcasına hız yapan gençlerin yolaçtığı kazalar çok can yakıcı oluyor. Geçmiş yıllarda sıklıkla karşılaşılan bu durum sanırım alınan önlemlerle azaldıysa da, bu konudaki tehdit sürüyor.
Eskiden bu konuda da disiplin soruşturmaları açılırdı çünkü sorumluluk olaya karışan öğrencilerin bölümlerine verilmişti. Anlatacağım olay beni her hatırladığımda gülümsetiyor. Kampüs içinde hız yaptığı gerekçesiyle hakkında disiplin soruşturması açılan bir öğrenci kendisini savunurken gerekçe olarak ‘yetiştirecek ödevim vardı’ deyince, soruşturmada görevli olan öğretim elemanı, ‘benim de yetiştirecek çocuklarım var’ diye yanıtlamış. Çok da yerinde bir gözlem, çünkü hız ve dikkatsiz araba kullanmak nedeniyle yaratılan tehlike yalnız aracı kullananı tehdit etmiyor, diğer araçlara ve yayalara verilen zararlar söz konusu. Bilkent yolunda ölümle sonuçlanan kazalar da oldu ve çok ailenin canını yaktı.
Bir dönem ülke gündemini oluşturan başörtülü öğrenciler sorunu, birçok üniversitede olduğu gibi Bilkent’te de sıkıntı yarattı. Başörtülü öğrencilerin YÖK kararıyla üniversitelere kabulü, toplumsal uzlaşma yerine zorlamayla gerçekleşti. Kişisel olarak, başörtülü öğrencilerin diğerleriyle aynı koşullarda okumaması için bir neden görmüyorum ve başörtülü öğrencilerin ek bir ayrımcılığa uğradığını düşünüyorum; bir erkek öğrenci için geçerli olmayan bu gerekçenin, kız öğrencileri eğitim hakkından mahrum bırakması kabul edilebilir bir şey değil. Üniversiteye kabul edilseler bile, başörtülü girmeleri yasak olduğu için bir dönem derslere perukla gelen öğrencilerim oldu. Daha sonra başörtüyle okula girmeleri serbest bırakılınca, üniversitelerin tutumları hemen netleşmedi ve hatırladığım kadarıyla Bilkent de bu konuda etkin bir tutum izlemedi. Başka bazı üniversitelerde olduğu gibi, bu öğrencilerle yüzleşmeyi derslerin hocalarına bıraktı.
Üniversiteden ayrılırken verdiğim son derste, sınıftaki kız öğrencilerin neredeyse yarısı başörtülü idi ve bu konu bir sorun olmaktan çıkmıştı. Kanımca işleri oluruna bırakarak ve yasaklarla gelinen noktada, bu konuyla ilgili rasyonel tartışma şansımızı da yitirmiş olduk. Halbuki, üniversitenin - hatta tüm eğitim kurumlarının - işlevi böyle tartışmalarla beslenir. Bizde olan ise, akla kara zıtlaşmasının bir yenilgi ve teslimiyetle sonuçlanması ve uzlaşma zeminlerinin yitirilmesi oluyor. Öğrencilerin ilişkilerinde bunu konu etmemeleri yeni dönemin bir gerekliliği, onlar görüntüden farklı temeller üzerinden ortaklık kuruyorlar. Ortaklık konuları ayrıca incelenmeye değer, bu benim ilgi alanım değil, sadece sonuçta varılan noktanın o kadar çatışmaya değip değmediğini sormakla yetineceğim.
------------------------------
* Ursula Le Guin, Mülksüzler (çeviren Levent Mollamustafaoğlı, Metis Yayınları, 1990, s. 46). İngilizcede emir ve düzen aynı kelime olduğu için bu ifade -‘order is not orders’- çok daha etkili duruyor, her durumda özdenetim ve baskıyla sağlanan düzen arasındaki fark daha iyi vurgulanamaz diye düşünüyorum.
** Bazı üniversiteler, bunun da ötesine geçerek öğretim üyelerine mesai uygulatarak, hatta giriş ve çıkışlarda kart bastırarak akademik hayat için utanç verici ek örnekler yarattılar. Örneklerini ilk ağızdan duymuş olmakla birlikte, burada isim ve ayrıntıya girmeyeceğim. Bilkent, en azından benim çalıştığım
süre boyunca bu tür bir baskı uygulamadı. Pandemi döneminde duyduğum örnekler, uzaktan eğitimde de denetim mekanizmalarının uygulandığına işaret ediyor, bunu ayrıntılandırmak deneyimi yaşayanlara düşer diyerek bu kadarla bırakıyorum.
*** Bu kapsama giren bir diğer örnek de, emekli olduktan sonra Mimarlar Odası Ankara Şubesi bünyesinde yürüttüğüm bir atölye çalışması. Bu çalışma, bir yıl boyunca tümüyle gönüllülerden oluşan katılımcılarının – ki, çoğu değişik üniversitelerde Mimarlık öğrencisi idi – insanların ilgilendikleri
konularda çalışınca ne kadar çok katkı yapabileceğini gösterip gençlere ilişkin umudumu canlandırdı. (Bu çalışmanın raporu için bkz. http://www.mimarlarodasiankara.org/uyarlanabilir/index1.html) Aynı kapsamda, Ankara Kent Konseyi bünyesinde kurulan Başkent Gençlik Meclisi’nde gönüllü olarak kent yönetimine katılan gençleri de örnek vermek isterim.
**** Yakın zamanda, tüm kampüste sigara içmek yasaklandı. Bu yasağın nasıl ve ne kadar uygulanabildiğini bilmediğim için yorum yapmıyorum.
***** Hatta, ilk yıllarda bazı yerli araba markalarıyla dalga geçmek amacıyla söylenen ‘Bilkent’e kuşlar giremez’ deyişini bu vesileyle duyduğumu sanıyorum.
****** Bu olayı yazarken aklıma Hollanda’nın Tilburg Üniversitesi’ni ziyaret ettiğim dönemde öğrenciler ve öğretim elemanlarının birlikte yemek yediği ve çoğunluğun bira içtiği kafe geldi. Öğle veya öğleden sonra saatlerinde orada yemek yiyen ve bira içen öğrencilerin, sonra gidip derse girmelerinde kimse sakınca görmüyordu, ben de orada bir yıla yakın sürede olay çıkaran kimseye rastlamadım. İçki konusunda gösterilen hassasiyetin gittikçe arttığı ve öğrencilerle sınırlı olmadığı, YÖK’ün kararıyla üniversite sınırları içinde içki satışının yasaklanmasıyla anlaşıldı. Bu nedenle, yalnızca öğretim elemanları ve
çevredeki Bilkent işletmelerinde çalışanların kabul edildiği özel bir restoran kapandı ve özellikle kampusta yaşayan hocalar için sosyalleşme olanağı azaldı.
Kaynaklar
LeGuin, U. (1990) Mülksüzler. (çeviren Levent Mollamustafaoğlu), Metis Yayınları (1990).
Karayiğit, H. O. (2021) Bir kent dis(ü)topyası(?): Bilkent Üniversitesi Dumansız Kampüs Politikası ve siyasal-üstüleşme, Toplum ve Bilim, 157, s. 101-123

