B(LOG):
Bilkent’te 30 Yıldan İzlenimler
12
EŞİTLİK/AYRIMCILIK
Bu konu üniversiteler özelinde ele alınamayacak kadar politik ve kültürel, adeta toplumun genlerine işleyen bir özellik. Dolayısıyla, Bilkent örneğinin toplumda olan eşitsizliklerin yansıması olmakla birlikte hepsini yansıtmadığını söyleyebilirim. Ancak, bu konuda ‘mış gibi yapmak’ yerine olumlu örnek oluşturmak çok önem taşıyor, o yüzden üstünde ciddiyetle düşünmek gerekiyor.
Özümsenmemiş eşitlik anlayışı
Bilkent kurulduğunda ilk açılan bölümlerin tüm öğrencileri burslu idi ve üniversite giriş sınavında yüksek başarı göstermek dışında bir burs şartı yoktu. Kısa bir süre sonra, neredeyse tüm öğrencilerin kayıt ücreti ödediği bölümler açıldı ve bu iki grup arasında büyük farklar ortaya çıktı. Neredeyse dersten ve çalışmaktan başka bir şeye zaman ayırmayan bir grup öğrenciye karşı, üniversite sınavında çok da başarılı olamayan, üniversitenin düzenlediği yetenek sınavlarında belli bir puanı tutturan öğrenciler nüfusun bir bölümünü oluşturunca, yaşam tarzları, giyim kuşamları ve maddi durumları birbirinden oldukça farklı iki öğrenci kesimi oluştu. Burslu öğrenci alan bölümleri ağırlıklı olarak erkek, diğerlerini ise kız* öğrenciler tercih ediyordu. Cinsiyet dengesizliği zaman içinde azalmakla birlikte bugün de eğilim böyle, çünkü toplumsal etmenler meslek seçimlerinde belirleyici oluyor. Sonuç olarak, benim çalıştığım GSTMF’de kız öğrencilerin sayısı her zaman erkek öğrencilerden fazla idi, dönemsel olarak oranları değişmekle birlikte sanırım bu durum sürüyor.
Başlangıçta burslu öğrencilerden oluşan Mühendislik Fakültesi ve öğrencilerinin hemen tamamı ücret ödeyerek eğitim gören GSTMF, yıllar boyunca sürecek olan bir ayrımı zaten yansıtıyordu. Zamanla sadece burslu öğrenci alan bölümlere de ücretli öğrenci alınmaya başlayınca bu ayrım biraz azalsa da tamamen ortadan kalkmadı. Üniversiteye giriş puanının belirleyiciliği devam ettiği sürece bu tür ayrımlar kaçınılmaz olacak. Öğrencilerin okudukları bölümde mutlu olmalarının bu ayrımla ilgili olmadığını daha önce belirtmiştim.
Bu anlayış, farklı fakültelere ve elemanlarına da yansıtılıyor. Yüksek ve düşük puanla öğrenci alan bölümler ve akademik kadroları üniversite yönetimi tarafından ayrıştırılıyor. Akademik anlamda bilim dalları arasında yapılan ayrım daha çok mühendislik ve fen dalları lehine, dünyada ve ülkemizde birçok üniversitede durum böyle.
Yabancı olmak ve yurt dışında eğitim görmüş olmak lehine olan ayrımcılık daha çok bizimki gibi kendi değerini ancak yabancı gözünden onaylatabilen toplumlarda geçerli bir özellik. Ülkemizde hemen her eğitim düzeyinde kadın işgücüne erkeklerden daha az ücret ödeniyor (TÜİK, Mart 2020). Ancak, şanslıyım ki cinsiyet eşitsizliğinin ücretlere veya iş koşullarına yansımasına kişisel olarak hiç maruz kalmadım. Türkiye’deki üniversitelerde görev yapan öğretim elemanlarının neredeyse yarısı kadınken, kadın profesör oranı % 30 civarında, üst yönetim kademelerine bakılınca bu oran kadınlar aleyhine daha da bozuluyor, kadın dekan oranı % 17.5, kadın rektör oranı % 8 ile sınırlı kalıyor (KASAUM, 2019). Bu noktada, Amerika ve Avrupa’da son yıllarda gündeme gelen ve çokça tartışılan kadınlar lehine ‘pozitif ayrımcılık’ (positive discrimination) konusuna değinmek gerekiyor. Pozitif ayrımcılık, özellikle işe alımlarda kadınlara ve diğer azınlık gruplarına öncelik vermek amacıyla gündeme gelen ve bir iş veya yükseltme başvurusunda kota uygulamaya dayanan bir uygulama. ‘Pozitif eylem’ (positive action) ise adaylardan eşit olarak değerlendirilenler arasından azınlıkları tercih etmeye dönük bir uygulama. Bu kavramlar, çeşitli yönleriyle dünyada çokça tartışılıyor, en çok da eşitliği ayrımcılıkla sağlamanın çelişkili durumu açısından. Kapsayıcı bir örnek olarak, Fransa yasalarıyla çeliştiği durum görülebilir (Levade, 2004).
Pozitif ayrımcılık uygulanacaksa, önce eşitsizlik yaratan durumların doğru saptanması ve çabanın düzeltilecek alanlara yönlendirilmesi gerekiyor; daha önce örneklediğim gibi farklı sayıda ders verenlerin aynı ölçütlerle değerlendirilip yükseltilmesi veya ödüllendirilmesi üniversiteler içinde önemli bir eşitsizlik konusu. Bu konularda pozitif ayrımcılık örneğin, sadece çok ders yükü olanların iyi eğitmen adayı olmaya hak kazanması olabilir. Akademik kariyer basamaklarında yükselmeye çabalayanların fakültelerinden bağımsız ders yükünün azaltılması da bir başka örnek. Sonuçta kavramlara anlam kazandıran doğru algıya da ihtiyacımız var, çerçeveden bağımsız düşünceler göstermelik kalıyor. Kadın profesör azlığı genellemesi doğru olsa bile, Türkiye’deki durumu sadece Amerika gerçeğiyle açıklamaya çalışmak doğru değil.
Bu konudaki örneğim yine kişisel, 2 yıldan uzun süren atanma sürecimde görüştüğüm provost üniversitede az sayıda kadın profesör olduğunu ve buna üzüldüğünü söylediğinde, biraz da hak ettiğim bir dereceyi pozitif ayrımcılık nedeniyle almışım gibi olacak diye itiraz etmiş ve benim durumumda kadın olmam değil, sosyal bilimci olmam nedeniyle güçlükle karşılaştığımı söylemiştim. Bu konuda karşılaştırma yapabileceğim somut örnekler olunca kendisi de süreçlerin farklı yürütüldüğünü kabul etmek zorunda kalmıştı.
Bu konuyu asıl gündeme getirme nedenim, akademik ortamlarda kadın-erkek eşitliğinin ne kadar özümsendiğini gösteren işaretlerin bu tür önemsiz gibi görünen ayrıntılarda gizli olduğuna inanmam. Bilkent gibi bir ortamda bile bu eşitlik anlayışı, çabaya bağlı ve sindirilmemiş gibi duruyorsa, başka kurumlarda neler olduğunu tahmin etmek zor değil. Her durumda, yönetim kademelerinde kadın sayısı az, bunu genelde kadın profesör sayısının daha az olmasıyla açıklama eğilimi var. Aslında, idari görevlerin tümünün profesörler tarafından yapılması gibi bir zorunluluk da yok, yani açıklama bu yönüyle de geçerli değil.
Son yıllardaki gelişmeler, Bilkent’te kadın yönetici sayısının artmasının sistematik olarak amaçlandığını göstermese de, olumlu bir yaklaşım içine girildiğini düşünüyorum. Olumlu bulduğum bir özellik de, gerek öğrenci, gerekse öğretim elemanları arasında sayısal olarak kadın-erkek dengesinin önemsenmesi, bilinçli olarak sağlanmasa bile, bundan istenen ve olumlu bir özellik olarak sözedilmesi (Bilkent Üniversitesi, 2016). Her durumda, sayıca bile olsa eşitliğin amaçlanması iyi bir işaret.
Yurt dışında – özellikle de Amerika’da – alınan eğitim ve doktora derecesinin fazlasıyla önemsendiğini belirtmiştim. Özellikle yönetici kademelere yurt içi doktoralı kimsenin atanmayışı, bu konunun bir prestij değeri taşıdığını veya öyle algılandığını gösteriyor. Nedenlerden birisi de, Türkiye’de rakip görülen üniversiteler yerine, yurtdışındaki üniversitelerde yetişmiş elemanları öne çıkarmanın Bilkent’i daha ayrıcalıklı göstereceğinin sanılması ki, kamuoyunda bunun ne ölçüde etkili olduğu tartışılabilir. Etkili oluyorsa bile, sürekli geçerli olacağını varsaymak ve Bilkent’teki yükseltme koşullarını sağlayan kişileri bu tür bir ayrımcılığa tabi tutmak doğru değil. Daha önemlisi de, kurumun kendi eğitim ve değerlendirme süreçlerine güvensizliğe işaret ediyor.**
Aşağıdakiler/Yukarıdakiler
Bu başlığın ilhamını, yıllar önce bazı bölümlerini severek izlediğim bir İngiliz dizisinden aldım.*** Daha sonra tekrar çekilen bu popüler dizide, İngiliz aristokrasisi ile uşak ve hizmetçileri arasındaki ilişkiler ele alınıyordu. Her iki kesimin de, belli bir kültürü olduğunu, birbirlerine çok karışmasalar da, karşılıklı belli bir saygı çerçevesinde davrandıklarını görebiliyorduk. Bizdeki hizmetlilere davranışın da belli bir kültürü var, onların kendi arasında olduğu gibi. Buraya kadar yönetim kademelerini yeterince ele aldık, buradaki karşıtlık, hizmetliler - mavi yakalılar; bizdekiler en son portakal rengi üniformalar giyiyordu- ve akademik ve idari çalışanlar arasında ki, birçok üniversitede idari personel de mavi yakalılara yakın koşullarda çalışıyor, özellikle de ücret açısından. Mühendislik bölümünde bir profesörün maaşı ile aynı bölümde bir sekreterin maaşını karşılaştırınca bile arada uçurumlar olduğu görülür, ama asıl iş güvencesi bile olmayan temizlik şirketleri aracılığıyla çalışan işçilerin durumu zor.
Bir makina var, bilmiyorum herkes görmüş müdür? Yerdeki taşları cilalamaya yarayan bu makinenin başındaki işçi bir metrekare cilalayana kadar siz dünyanın bir ucuna gidip dönersiniz, belki ufkunuz genişler, dönüp de o makinanın başında bir hafta geçirmiş kişiyle aranızdaki uçurumu görmemek gerçek bir körlük gerektirir, ama fildişi kuleler de bunun içindir, bir çeşit körleşme yaratır insanlarda ister istemez. Körleşmeden çok, bazı yönlere bakamayan bir çeşit at gözlüğü veya pembe gözlük takmak diyebiliriz bu duruma. Ülkeye ve sorunlarına bakmak da bu gözlüğün güçlü tarafı değildir. İlle de bakmak isterseniz, üçüncü dünya ülkesine gitmiş Batılı turistler gibi acıyıp yardım edersiniz, değiştirmek için çabalamak çok da gündeminizde olmaz. İhtiyacı olanlara kurumsal destekten çok, gönüllü katkılar verilir ve bu ‘aramızda
para toplayalım’ düzeni uzun sürmez, çünkü insanlar genelde uzun dönemli düzenli katkıları sürdüremez. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) yararına düzenlenen yılbaşı kermesleri, Bilkent yönetiminde çalışanların eşlerinin ve onların yakınlarının toplumsal etkinlikleri arasında gözde bir yer tutar, vicdanları geçici de olsa rahatlatır. Bunu söylerken böyle çabaların olumsuz olduğunu söylemeye çalışmıyorum, elbette her türlü yardımlaşmanın olumlu katkıları var ve desteklenmesi gerekiyor. Yalnızca, kurumda çalışanların önemli bir bölümüne düşük ücret ödenmesi ve ihtiyaçları için kurumsal destek sağlanmaması, dar görüşlü bir bakışa işaret ediyor. Bunun yaygın bir uygulama olması ve insanların işleri olduğuna şükredecek durumda olması ise, kurumları çok aşan bir olumsuzluk.
Son zamanlarda İngiltere’de bir üniversitede çalışan arkadaşıma yazdığım mesaja aldığım otomatik yanıt, öğretim üyelerinin maaş, izin gibi hakları için bir çeşit grevde olduklarını ve belli bir süre çalışmaya ara verdiklerini söylüyordu. ‘The Good University’ kitabının girişinde de, benzer bir sendika hareketi ve kazanımları aktarılıyordu (Connell, 2019). Bu bana, neredeyse unuttuğumuz sendikalaşma ve çalışanların bu yolla örgütlenip tepkilerini ve isteklerini dile getirmelerini hatırlattı. Üniversitelerde ve birçok kurumda sendikalaşma çoktan yok oldu, üniversitelerde olduğu zamanlarda da daha çok asistanların -yani sistem içinde yerini sağlamlaştırmamış ve/veya daha genç olanların- örgütlenmesi olarak görülürdü. Bunda, hakları en çok yenen kesimin onlar olmasının da etkisi var elbette. Bilkent’te sigortalı olarak çalışan asistanlar yerine, tümü burslu okuyan yüksek lisans öğrencilerinin sigortasız olarak saat hesabıyla çalıştırılmasına geçildiğinde itirazlar olmuştu, sonradan bu da alışılan bir duruma dönüştü.****
Yüksek lisansını benim danışmanlığımda başarıyla tamamlayan bir öğrencim, o dönemde asistanlık da yapmıştı. Daha sonra başka bir işe başvurduğunda önceki çalışmasını belgelemek için Bilkent’in o zamanki ilgili enstitüsüne gitmiş ve azarlanarak eli boş gönderilmişti. Çalışmasını belgelemesinin başkalarına örnek oluşturabileceği ve başka haklarını kabul etmek anlamına geleceği düşünülmüş olmalı. Her durumda, kurumun kendi yüksek lisans mezununa davranış biçiminin olumsuzluğu kayda değer.
Üniversitelerin, toplumdaki eşitsizlikleri görünür kıldığı ve bir anlamda desteklediği biliniyor; bunun özel veya kamu üniversitesi olmalarıyla doğrudan ilişkisi yok. ‘Küresel elit’ yaratmaya dönük sistemler olarak çalışan birçok üniversite, dünyada da, Türkiye’de de, başarılı öğrencileri ve parlak akademisyenleri kabul etmekle başlayan bir süreç sonucunda, her türlü yarışta öne geçecek mezunlar verme çabasında (Connell, 2019). Bu artık kabullenilmiş bir olgu. Üniversiteler, eşitliğe ve farklılığa verdikleri önemi dökümanlarında vurgulasalar da, bunun gerçek bir karşılığı yok. Bilkent ve diğer ‘saygın’ üniversitelerin öğrenci ve öğretim elemanlarının gelir ve önceki eğitim durumlarına bakmak, bu durumu göstermekte yeterli olur. Elbette, bu sadece maddi durumu uygun olmayan öğrencilere burs vererek çözümlenemeyecek kadar karmaşık bir sorun. Zaten Bilkent’te burs ihtiyaç değil, başarı nedeniyle veriliyor, üniversite giriş sınavında belli bir derecesi olan öğrencilere duruma göre, tam veya yarım burs desteği yapılıyor. Ayrıca, başarıya göre de sınırlı sayıda – bölümdeki öğrenci sayısının belli bir yüzdesi kadar - öğrenciye burs verilebiliyor. Üniversiteye gelinceye kadarki olanaksızlıklarına rağmen Bilkent’i kazanan öğrencilerin durumu çok zor, çünkü bu konuda bir destek yok.
Benimle aynı yıl Bilkent’te çalışmaya başlayan ve ayrıldığımda hala sürdürmekte olan fakültenin servis elemanının önce oğlu, iki yıl sonra da kızı, biraz da babalarını görmeye gelip gittiklerinde heves ettikleri için fakültemizin iki ayrı bölümünü kazanınca, yıllarca özveriyle çalışan elemanımızın kayıt ücretini nasıl ödeyeceği fakültenin diğer çalışanlara dert oldu. Oğlu başladığında, rektörlüğe durumu anlatan bir e-mail yazarak, bu kişiye destek verilmesi dileğimizi ilettik. Yanıt, olumsuz oldu. Nedeni, örnek oluşturması ve böyle durumların çok da az olmadığı olarak açıklandı. Tabii, sayı filan verilmeden. Yılmadan, kızı için de aynı desteği isteyince bu sefer daha dolaysız olarak ‘keşke girmeseydi’ bile dendi. Fildişi kulenin bazı mensupları da, ‘ay o çocukları burada küçümseyecekler, yazık olacak’ diye dertlendi. Kim bilir hangi güçlüklerle bu çocukların ikisi de mezun oldu. Fakültede çalışanlar kendi olanaklarıyla destek vermeye çalışsa da, bu tür destekler genelde sürdürülebilir olmuyor.
Bilkent’te akademik ve idari personelin Bilkent’te okuyan çocukları için indirim uygulanıyor, ancak yukarda örneklediğim çalışanlar için bu indirim yeterli değil. Merak ediyorum; bu örnekler kaç taneyse Bilkent bunları desteklese, hatta bununla övünse kötü mü olurdu? Korkulan, örneklerin çoğalacağı idiyse, sayıyı üniversitenin hizmet personeliyle sınırlı tutmak bir çözüm olabilirdi. Bilkent, kendi çalışanlarının kazancını bildiğine göre herkesin böyle birşey isteyeceğinden korkmasına hiç gerek yok.
Diğer bazı idari görevlerin gerektirdiği temel becerileri sağlamanın her zaman kolay olmadığı ve karşılığının yeterince verilmediği durumlara sıkça rastladım. Örneğin Bilkent’te sekreterlerin hemen hepsi üniversite mezunu olan, bir bölümü iyi derecede İngilizce bilen, ancak görevlerini profesyonel olmaktan çok, çoğunlukla özveriyle ve gönüllü havasında yapan kişilerdi. Burada ayrıksı bir örnek olarak aldığı ücret için değil, sosyallik olsun diye kısa bir süre çalışan sekreterle ilgili bir anekdot aktaracağım.
İnternet ve bilgisayar teknolojilerinin bu kadar gelişmediği ilk yıllarda derslerimizde slayt gösterirdik ve bunun için de bir cihaz gerekirdi, hatta sık sık bozularak dert çıkaran bu cihazlardan 30 kadar öğretim elemanı olan bölümde sadece iki tane vardı ve bunlar sekreterlikte durur, oradan imza karşılığı alıp kullandıktan sonra hemen bırakmanız gerekirdi. Bazen dersin bitişi sekreterin öğle tatiline rastladığı için odanıza götürmeniz gerekirse, bir sonraki dersler başlamadan dönüp vermezseniz bir başkası makinasız kalıp sorun yaşardı. Yani, bu dikkat edilen bir konuydu. Bir dönem, sabahları ders saatinden önce nedense sekreterin odası sürekli kilitli olurdu ve makinaya ulaşmak için onu bulmak gerekirdi ki, bu da derse geç kalma riski yaratırdı. Neyse ki, bu işin kendisine uygun olmadığını çabuk anlayarak işten ayrıldı.
Bazı işleri yapmak için ya yaşamak için kazandığınız paraya ihtiyacınızın olması, ya da o işi çok sevmeniz gerekiyor. ‘Sekreterlik yaşam biçimim’ diyen kimseyle tanışmadım, iyi elemanlara iyi ücret ödemek gerekiyor.***** Akademisyenlik yaşam biçimi olabilirse de, ücretin iyi olması veya başka gelirlerin bu yaşama destek olması beklenir. Bilkent’in akademisyenlere uyguladığı ücret politikası, idari personelinkinden çok farklı, halbuki işlerin bir bütün olduğu dikkate alınırsa üniversitede çalışan herkesin belli bir düzeyde tatmin olması işlerin düzgün yürümesi için gerekli.
Yukarıda örneklediğim türden idari işlerin sonradan merkezileştiğini, slayt konusunun internet aracılığıyla gündemden kalktığını belirteyim. Bu tür teknolojik gelişmelerin kolaylaştırıcı yanları olduğu kadar, bireysel otonomiyi daraltan sıkıcı tarafları da var. Bu görevleri yapacak elemanlara olan ihtiyacın azalması ise, bize özgü değil küresel bir sorun.
İnsanların birbirine saygısının genel olarak azalmasında olduğu gibi, okumanın, eğitimli ve kültürlü olmanın bir çeşit düşmanlık nedeni haline gelmesinde popülist politikaların baskın hale gelmesinin rolü büyük, bunun tatsız bir örneğini aşağıda uzunca aktarıyorum.
Üniversiteden şehir merkezine ve şehirden üniversitenin çeşitli birimlerine uğrayan servis otobüsleri öğrenci ve personelin kullanımına açık. Bu servisler, özel bir şirket tarafından işletiliyor ve denetimi üniversiteye bağlı bir birim tarafından yapılıyor. Servisleri sürekli kullanmamakla beraber, otobüs şoförlerinin keyfi davranışları sık rastladığım bir durumdu.
Kampüsten bindiğim otobüsün şoförü saatinden birkaç dakika önce yola çıktı ve o sırada tatil dönemi öncesi olduğu için birçoğu bavulla koşturan öğrencileri yoldan toplayarak devam etti. Sonunda, otobüs tıka basa doldu ve şoför, koridorlarda ayakta ve bavullarla duran öğrencilerin bir kısmını Bilkent Center kavşağında kırmızı ışıkta beklerken yanında duran servis otobüsüne aktardı. Aktarma oldukça uzun sürdüğü için ışıkta bekleme süresini ihlal etti ve trafiği aksattı. Eskişehir yolu boyunca, durağa tam yanaşmadan tehlikeli bir şekilde yolcu indirdiğini görünce, yerimden kalkıp yanına giderek ve çoğunluğu öğrenci olan yolcuların duymayacağı şekilde keyfi davrandığını ve kurallara uyması gerektiğini hatırlattım. Önce ses çıkarmadı, birkaç sıra arkasındaki yerime oturduktan sonra, bağırarak ‘sen kendini ne sanıyorsun, okudun diye herşeyi bildiğini mi sanıyorsun?’ diye söylenmeye başladı, ben de hemen susması gerektiğini, yoksa şikayetçi olacağımı, bu sefer yerimden kalkmadan söyledim. ‘Kime istersen git şikayet et, senden mi korkacağım?’ diye bağırarak cevap verdi. Servisteki diğer yolcular ise olan biteni duymamış gibiydi, zaten çoğunun kulaklığı vardı ve duyanlar da aldırmadılar. Bu noktada korktum, çünkü ben herhangi bir anlaşmazlıkta karşı tarafa şiddet uygulamayacağımdan eminim, peki karşı taraf bana saldırırsa araya girip koruyacak, hiç değilse şahitlik edecek kimse var mı? Olay böylece bitti, şehre ulaşıp otobüsten indik. Hemen üniversitenin trafik sorumlularını arayıp olayı aktardım ve yapılacak işlemin sonucunu bilmek istediğimi de ekledim. Durumu ayrıca e-maille idari işlerden sorumlu rektör yardımcısına aktardım. Ondan bu işin takibi için yetkililere görev verdiğine ilişkin bir cevap aldım, sonrasını bilmiyorum, öğrenmeye de çalışmadım. Tahminim, birçok kuruma servis veren şirketin, o şoförü bir süreliğine başka bir kuruma aktarmış olacağı yönünde. ‘Ne yapsınlar, işten mi atsalardı?’ denebilir, bu asla istemeyeceğim bir şey. Ne yapılabileceği konusunda ise doğrusu bir yanıtım yok, daha çok ‘işler buraya nasıl geldi?’ sorusu kafamı kurcalıyor.
Aşağı ve yukarı kavramlarını fiziksel anlamıyla kullanacak olursak, aklıma son yıllarda öğrencilerin kampusun en alçak binalarından birinde 3. katta ders yapmaya itirazları geliyor. Sosyal sınıf anlamında aşağıdakiler, yani işçiler, iş tanımı ve olanaksızlıklar nedeniyle yer değiştiremezken, çoğunlukla belirli bir refah düzeyine sahip öğrenciler, üşendikleri için iki kat merdiven çıkmak istemiyorlar. Herşeyin ayaklarına gelmesine alışmış olmak bence bunun en önemli nedeni. Fiziksel etkinlikten uzaklaşmak, kolaycılık ve talepkarlık gittikçe baskın özellikler halini alıyor.
------------------------------
* Türkçe’de cinsel ilişki durumunu ima etmeyen ‘genç kadın’ karşılığı bir kavram olmadığı için alışageldiğimiz kız öğrenci nitelemesini kullandım.
** Bu türden güvensizliğin trajikomik bir örneği olarak YÖK tarafından, eğitimini veya doktora derecesini İngilizce eğitim veren bir üniversitede tamamlamamış olan öğretim elemanlarının KPDS sınavına girip oldukça yüksek bir not -85- almalarının zorunlu hale getirilmesini verebilirim. Böylece, yıllarca İngilizce ders vermiş olan öğretim elemanlarının dil yeterliliği sorgulanıyor ve başarısızlıkları halinde üniversiteyle ilişiklerinin kesileceği bildiriliyor. Bu konuda, üniversitelerin elemanlarını savunmak için uğraşmaları gerekir, çünkü kendi saygınlıklarına gölge düşürecek bir uygulama yapılıyor.
*** London Weekend Television (LWT) (1971-1975) Upstairs Downstairs
**** Duyduğuma göre pandemi nedeniyle evden çalışma söz konusu olunca üniversitedeki temizlik işçileri ücretsiz izinli sayılmış. Uzun yıllardır bu hizmet üniversite dışından şirketler aracılığıyla yürütüldüğü için bu üniversitenin kararı değil. Ancak, hizmetlerin özelleştirilmesi örneği olarak devlet kurumları için de geçerli ve toplumun geçim sıkıntısı çekmeye en yatkın kesimi olan bu grup işçilerin ücretinin ödenmemesi büyük bir acımasızlık göstergesi. Bu nota, bir vakıf üniversitesinde öğretim üyesi olan arkadaşımdan duyduğum ‘ücretlerin % 40’ını üniversite ödeyecek, gerisini devletten alacaksınız’ gibi biçimsiz bir açıklamayı eklemek, sömürünün yalnızca en alttakilerle ilgili olmadığını ortaya koyuyor. Bir başka vakıf üniversitesi de, emekli öğretim üyelerini bu dönemde ücretsiz izinli saydığı için gündeme geldi ve üstelikgündeme getiren öğretim üyesi hakkında da disiplin soruşturması başlatarak ayıbını ikiye katladı.
***** Üniversitenin kuruluş yıllarında idari personel seçimi ve ücretlendirmesine daha çok özen gösterildiğini düşünmeme neden olan çok nitelikli elemanlarımız oldu.
Kaynaklar
Bilkent Faculty Titles, Provost, 29 Şubat 2016 tarihli Dahili Yazışma.
Connell, R. (2019) The Good University: What Universities Actually Do and Why it’s Time for Radical Change, Londra: Zed Books
Levade, A. (2004) Positive Discrimination and the Principle of Equality in French Law, Pouvoirs, v. III, s. 4, s. 55-71.