B(LOG):
Bilkent’te 30 Yıldan İzlenimler
Okumayı ve yazmayı, dürüstlüğün ardından en önemli değerler olarak gören babama,
Üniversiteye gireceği sırada meslek seçimleri konusunda özgür olmanın önemi üstüne konuşurken, ‘aslında yazar olmak isterdim’ dediğimde, ‘ölmedikçe yazabilirsin’ diyerek ilham veren yeğenim Ada’ya,
1
GİRİŞ
30 yıl çalıştığım Türkiye’nin ilk vakıf üniversitesi olan Bilkent’e ilk gidişimi hatırlıyorum, Eskişehir yolundan saptıktan sonra oldukça tenha bir yoldan ulaşılan kampüste çok az sayıda bina vardı, yeşillik de yok denecek kadar azdı. Genel ortamdaki bu türden özensizliklere bakınca, Bilkent’in 30 yılda oluşturduğu fiziksel çevrenin ve çevreye gösterdiği özenin takdiri hak ettiğini düşünüyorum. Son yıllarda kent merkezi dışında oluşan birçok yeni yerleşim gibi, kentte trafik yükünü arttırmak ve kentsel ayrışmayı derinleştirmek gibi olumsuz etkileri de oldu; bunlar tartışıldı, hatta benim akademik çalışmalarıma da konu oldu.
Bilkent’te çalışmaya başlamam 1988-1990 arasındaki iki yıllık – tam olarak üç akademik dönemlik - kısmi zamanlı eğitmenlik sayılmazsa, 1990 yılında gerçekleşti ve 2019 Ekim’ine kadar, akademik nedenlerden kaynaklanan kesintilerle sürdü.* Bilkent’te girişim koşullara ve zamanlamaya bağlı bir durumdu, ancak bu kadar uzun süre orada çalışmış olmam mecburiyetten kaynaklanmıyor. 30 yıllık deneyimimin ilk yarısı, pek çok genç akademisyen gibi ev ve aile sorumluluklarının, akademik kariyer çabalarıyla birarada yürüdüğü yoğun bir dönem oldu; hem bu nedenle, hem de son yılların bıraktığı izlerin daha taze olması nedeniyle burada yer alan değerlendirmelerin, çalıştığım sürenin ikinci yarısında yoğunlaşması kaçınılmaz oldu.
Üniversiteler üstüne gerek dünyada gerekse Türkiye’de fikir üreten, yazan, düşünen çok; bu konular akademik dünya dışındaki çevrelerde de tartışılıyor.** Dolayısıyla, uzun süren yazım sürecinde, üniversite açısından önemli sayılacak konuların bir kısmını dışarda bırakıp daha ikincil görünen konular üstüne yazmakta sakınca görmedim. Yazım tarzının hafiflik ve espri içermesine gayret ettim, böylelikle ciddiyetin görüntüden ibaret olmadığını bilen dostlarla dolu ortamlarda yaşama şansı bulmuş birisi olarak, bu şansı paylaşmayı ve çoğaltmayı istedim. Bununla birlikte, kullandığım kaynakların, bu konularla daha derinlemesine ilgilenenler ve özellikle akademisyen okurlar için ilginç olabileceğini düşünüyorum.
Burada açacağım bir parantezle iş tanımındaki esnekliğin ve kişinin hangi konuya ne kadar zaman harcayacağının kendisi tarafından, en azından kendisinin katılımıyla belirlenmesinin öneminden sözedeceğim. Ne kadar yoğun olursa olsun, akademik hayat bunu gerçekleştirmenin en olası alanı. Belirli görevleriniz, programlarınız olmasına rağmen, kendinize ayıracak zamanınız olabiliyor, bu zamanı bir akademisyeni asıl mutlu eden mesleğe ayırmak mümkün ve bence bu meslek öğrencilik. Merak ve öğrenme isteği, bir akademisyen için de ön koşul. Öğretmek daha sonra geliyor, akademik basamakları tırmanmak için gerekenleri yapmak da öyle. O yüzden, akademik hayatı mutsuzluğa dönüştüren yükseltme baskılarına, genç akademisyenleri puan sayar hale getiren değerlendirme biçimlerine kızıyorum.
Bana göre insanın işini ve çalıştığı kurumu benimsediğinin en önemli göstergelerinden birisi yanlış ve sorunlu gördüğü uygulamalar üstüne kafa yorması, çözüm üretmeye çalışması ve bunları paylaşması, diğer bir deyişle bir tür aidiyet hissetmesi. Şu anda içinde bulunduğumuz koşullarda neredeyse ütopik gibi görünse de, Bilkent’te çalıştığım yıllar boyunca bunları başka birçok meslektaşım gibi yaptığımı ve her seferinde olumlu olmasa da, yönetimden bir karşılık aldığımı söylemek isterim. Buradan, sorulan sorulara bile yanıt verilmeyen bugünlere gelineceğini doğrusu düşünmezdim. Bir kurumun kendini geliştirmesinde, elemanlarının beklenti ve eleştirilerine kulak vermesinin önemli olduğuna inanıyorum, elemanların yönetim tarafından dikkate alındıklarını görmeleri de kuruma duydukları güveni arttırıyor, gelecek için umut veriyor.
Bu umudun azalmasıyla birlikte Bilkent’te çalışma hevesim azaldı, son yıllarda aidiyet duygusu olmadan çalışmayı sürdürmenin içime sinmediğini farkedince de ayrılmaya karar verdim. Bu konudaki tesellim, akademisyenliğin bir iş değil, yaşam biçimi olduğuna ve çalışma sorumluluğumun sürdüğüne inanmam. Severek yaptığım görevleri artık gönülsüzce sürdürmek söz konusu olunca, gönülden yana karar vermek çok zor gelmedi; Bilkent’in zorlu yükseltme ölçütlerinden geçmiş olmak ise, eleştiri ve değerlendirme yapmamı kolaylaştırıyor. Dolayısıyla, ilerde örnekleneceği gibi, yükseltme süreçleri de dahil olmak üzere birçok konuda eleştiri hakkımın olduğunu düşünüyorum, bence sürecin içindeyken itiraz etmeyip işler istediğimiz gibi gitmeyince ve süreç bittikten sonra verip veriştirmek doğru değil. İçerdeyken katkımı ve eleştirilerimi sakınmamış olmam nedeniyle bu konuda içim rahat.
Akademik disiplinimin sosyal bilimler şemsiyesi altında olması bakış açımı büyük ölçüde belirliyor, öznelliğimi oluşturan nedenlerin başında bu geliyor. Dünyanın pek çok üniversitesinde sosyal bilimlerin konumu ve algılanışı mühendislik ve fen bilimlerinden farklı, onlar da kendi içlerinde belli bir hiyerarşiye tabi tutuluyor. Burada sadece değinmekle yetineceğim bu durum, sosyal bilimcilerin üniversitelerdeki sorunlarını ağırlaştırmakta. Diğer bir deyişle, farklı disiplinlerden akademisyenlerin değerlendirmelerinin farklı olması anlaşılır bir şey. Yıllarca çalıştığım ortam ve kurum hakkında biriktirdiğim sosyolojik gözlemlerimin de bu analize yardımcı olacağını düşünüyorum. Uzun yıllar verdiğim ‘İnsan ve Çevre’ (People and Environment) dersinde kullandığım ve önem verdiğim bir kavram olan ‘davranış çevresi’ bu açıdan önemli. Doğal olarak, insanların içinde yaşadıkları çevreden etkilenme ve çevreyi etkileyip değiştirme biçimleri içinde yaşadıkları kültürle bağlantılı, buradan yola çıkarak ‘bir ‘Amerikan’ üniversitesi Türkiye’de ne kadar yaratılabilir?’ sorusu akla geliyor ister istemez. Bu sorunun yanıtını değişik başlıklar altında arayabileceğimi düşündüm.
Bilkent gibi Türkiye’deki üniversite ortalamasının çok üstünde bir eğitim düzeyini hedefleyen ve buna uygun eğitim kadrosu ve öğrencileri barındıran bir eğitim kurumunda olanlar veya olamayanları ele almak bugün yaşadığımız toplumsal durumu anlamaya yardımcı olabilir. Yani, tersinden soracak olursak, ‘Bilkent’te durum böyleyse, başka kurumlarda, giderek ülkemizde olup bitenlere şaşmalı mıyız?’ Ülkenin ‘en saygın’ kurumlarından birindeki durum genele ışık tutmaz mı? Buna birlikte karar vermek umuduyla yazdım.***
Doğal olarak, böyle bir denemenin nesnel olması beklenemez. Ancak, kanımca öznellik de ahlaki sınırlarla bağlıdır; kimseye haksızlık yapmamaya, suçlamamaya, eleştirilerimde ölçüyü kaçırmamaya özen gösterdim. Sonradan kurulan çok sayıda özel üniversiteyle ilgili duyumlarım - ki, çoğu ilk elden bilgilere dayanıyor – Bilkent’in farklı ve özel olduğunu doğrular nitelikte. Bir kurumun, kurum kimliği kazanması uzun zaman alıyor, izlediği çizginin de dönemsel ve toplumsal koşullardan etkilenmesi çok doğal. Üniversite, çok aktörlü bir kurum, yöneticileri, idari, akademik ve servis elemanları ve öğrencileri bir bütünlük oluşturuyor. Tüm bu aktörlerin birlikte ve uyum içinde davrandığı dönemler, kanımca üniversitenin en başarılı dönemleri, ancak yukarda söz edilen koşullar çoğu zaman bunun için uygun bir ortam sağlamıyor. Bu dengenin çeşitli yönlerini, deneyim ve gözlemlerim çerçevesinde aktarmaya çalıştım. Akademik hayatın insana en büyük katkısı, öğrendiklerini ve deneyimlerini paylaşma isteği ve becerisi olsa gerek. Aktardıklarım, doğal olarak becerimin elverdiği ölçüde anlamlı olacaktır. Yakınlık duyanlar kadar, duymayanlar, hatta rahatsız olanlar da olacaktır. Beklentim, bu tür öznel anlatıların çoğalması, paylaşılması ve tartışılması.
Kuşak farkı kaçınılmaz bir olgu, akademik hayata başladığımda aynı kuşaktan sayılabileceğimiz öğrencilerimle aramdaki mesafe zamanla açıldı, yaşla birlikte anlayış farkları da arttı. Hepsi Bilkent’te okuyan kızım ve iki yeğenim dışında arkadaşlarımın çocukları aracılığıyla değişen zamanlara ayak uydurmaya çalışsam da, bunu her zaman başardığımı söyleyemem. Sürekli üniversitede ve gençlerle birlikte olmak insanda bir gençlik yanılsaması yaratıyorsa da, bunun yeterli olmadığının farkına varmak önemli. Meslektaşlarımla da aramda kuşak farkı oluşunca bu konuyu daha çok sorgulamaya başladım. Her türlü genellemeye olduğu gibi, ‘kuşak’ genellemesine de temkinli yaklaşmak gerekiyor. Kuşakları tanımlayan toplumsal ortak paydaların dışında kalan pek çok karmaşık kişilik özelliği var ve bu nedenle aynı kuşaktan olan kişilerle anlaşamazken, önceki veya sonraki kuşaklardan dostlarımız olabiliyor. Üniversite, kuşak farkı gözetmeden kurulabilen ortaklık ve dostluklar için de uygun bir ortam, hâlâ yararlandığım bu olanak için minnettarım.
Kızım Zeynep Beler bu derlemenin ilk okumasını yaparak öneri ve düzeltmeleriyle zenginleşmesine büyük katkı sağladı. Zeynep’e ve her projeme inanan ve çalışmalarımı her zaman destekleyen eşim Nesim Erkip’e herkesten önce teşekkür borçluyum. Düşüncelerime ve yazdıklarıma dostluklarıyla, deneyimleriyle ve paylaşımlarıyla katkıda bulunan tüm meslektaşlarıma, özellikle çeşitli aşamalarda metni okuyarak değerli katkılar yapan Arzu Wasti, Feride Eroğlu ve Tijen Sonkan Türkkan’a, değişik dönemlerdeki ilham verici öğrencilerime ve çalıştığım fakülteyi yöneten, işleten ve oluşturan tüm destek elemanlarına teşekkür ederim. Son olarak, bu derlemenin yayınlanması için yüreklendiren, değerli eleştiri ve önerileriyle içeriğini zenginleştiren Fikir Turu kurucularından Semin Gümüşel Güner’e ve yazar ve çevirmen Murat Batmankaya’ya minnettarlığımı belirtmek isterim.
------------------------------
* Üniversitelerin bazılarında, akademik kadronun kendisini yenilemesi ve farklı yaklaşımları gözlemleyip bilgi alışverişinde bulunması için uygulanan 7. yıl izni – sabatik izni – vardır. Bilkent, elemanlarına verdiği bu ücretli izin sırasında gidecekleri kurumların özenle seçilmesine önem veren bir üniversite. Benim 4 ayrı yılda yurtdışında olduğum sürelerin ikisi bu kapsamda; Hollanda’daki Tilburg Üniversitesi ve New York Üniversitesi (NYU) geçirdiğim birer akademik yılda bulunduğum kurumlar. Kaliforniya, Berkeley Üniversitesi ve Münih Teknik Üniversitesi’ni ziyaret eden eşime eşlik ettiğim iki yıl da sayılınca toplam 4 akademik yıl Bilkent’ten ayrı kaldım.
** Bunlar arasında akademik çalışmalar olarak Tekeli (2010), Martin (2016) ve Connell (2019), kurmaca olarak da David Lodge’un (1984) Small World ve bizden de Eyüp Aygün Tayşir’in (2018) Tuhaflıklar Fabrikası’nı sayabilirim. Hepsinden çok şey öğrendim.
*** Zorunlu bir not da, olağan dışı dönemler üstüne olacak. Pandemi döneminin dünyada olduğu gibi ülkemizde de yarattığı zorluklar ve yaşanan uyum sorunları, tüm bireyleri ve kurumları olumsuz etkiledi. Bu kitapta ele alınan konuların çoğunun pandemiden önce yazıldığını belirtmek isterim. Dolayısıyla, gözlemlerimin bir bölümü bana doğrudan aktarılan ve bazıları medyaya da yansıyan eğilimlerle sınırlı.
Kaynaklar
Connell, R. (2019) The Good University: What Universities Actually Do and Why it’s Time for Radical Change, Londra: Zed Books.
Lodge, D. (1984) Small World: An Academic Romance, Londra: Penguin Books.
Martin, B. R. (2016) What’s happening to our universities? Prometheus, Critical Studies in İnnovation, 34:1, s. 7 – 24.
Tayşir, E. A. (2018) Tuhaflıklar Fabrikası, İstanbul: İletişim Yayıncılık.
Tekeli, İ. (2010) Tarihsel Bağlamı içinde Türkiye’de Yükseköğretimin ve YÖK’ün Tarihi, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.